Eser Adı: Açlık
Yazar: Knut Hamsun

Knut Hamsun Kimdir?
Knut Hamsun 4 Ağustos 1859 yılında Norveç’den dünyaya gelmiştir. Köylü bir ailesi olan Knut Lofoten Adalarında çocukluğunu geçirdi. Hiç bir şekilde resmi olan bir eğitim görmedi. Bodo’da bir ayakkabıcının yanında çıraklık yaparken yazmaya başladı. 19 yaşına kadar çeşitli işlerde çalıştı.  Knut Hamsun 1889 yılında Amerika’dan Norveç’e döndüğünde Amerikanın yaşantısını eleştiren bir makale yayınlamıştır. İlk romanı olan Açlık için büyük bir başarı kazanması ona yaşantısını sadece yazarlık yapmaya yönlendirdi. Hamsun 1920 yılında Nobel Ödülünü almıştır. 1930 yılında ise ülkesinde kurulmuş olan bir faşist partiye katıldı. II. Dünya savaşında Norveç’in işgal edilmesi sırasında Almanları destekledi ve savaştan sonra tutuklandı fakat yaşı oldukça ileri olduğu için cezası paraya çevrildi. Knut Hamsun’un Nazilerle işbirliği yapması edebiyatçı kimliğini ve saygınlığını zedelemiştir. Yapıtları ölümünden sonra eleştirmenler tarafından tekrar dan ele alınmış yeni çeviriler ile tüm dünyanın beğenisini kazandırma çalışmalarına girilmiştir.

Açlık
Yazar olmak sevdasıyla yanıp tutuşan ve bunu başarmayı çok isteyen hatta arada bir yazdıkları yayımlanabilen de bir adam var karşımızda. Bir o kadar da gururlu ve namuslu. Alnının teri ile kazanmadığı, hak etmediği parayı hatta yiyeceği kabul etmeyen bir adam. Bütün roman bunun üzerine kurulu aslında. Gururuna karşı açlığı… Çok bahtsız… Onun kafasında planladığı, olmasını ümit ettiği ne varsa arada sitem ettiği Tanrı tarafından hepsi arka arkaya olmayacak şekilde önceden çoktan planlanmış. ”Neden ben?” dediği de çok olmuştur.

Roman buram buram bir sefaletle başlıyor. Bu sefaletin içinden kahramanımız beliriyor. Barınılan yer de sefil kahramanımız da… ”Artık bir tarağım bile yoktu,okumaya kitabım bile” derken bunları bir şekilde kaybettiğini düşünüyoruz ama roman ilerledikçe nasıl yok olduklarını çözebiliyoruz. Günü kurtarmak, ümit ettiği yazıyı yazıp parasını alma çabasındayken aç kalmamak ya da en önemlisi barınmak için bir şeylerini yavaş yavaş elden çıkarıyor. Bir rehineciye bunları bırakıp karşılığında da para alıyor. Bu parayla bir şekilde karnını doyuruyor. Doyuruyor demek burada abartı olur. Çünkü o hiç doymadı, sadece açlığını gideriyor. Zaten telaffuz ettiği en yüklü para da 10 krondur (Bir Norveç kronu bugün 43 kuruştur.) Bu paranın üstünde bir miktardan hiç söz edilmiyor kitapta. Tanıklık ettiğimiz hayat 10 kronla 5 kron arasında gidip geliyor. Çoğunlukla da 5 kronda takılı kalıyor.

Yeleğini rehin bırakmasıyla dışarıdaki yaşamına dahil oluyoruz. Demek ki tarağın ve kitabın akıbeti de buydu. Üstünde gömleği, ceketi, dizi solmuş pantolonu ve hiç de yeni olamayan ayakkabıları vardı. ”Her şey acaba düzelecek mi?” diye romanı okurken işlerin hiç bu kadar kötüye gidebileceğini düşünemezken kahramanımızı düğmelerini rehin bırakmaya çalışırken görüyoruz. Tabi ki içler acısı… Ancak gururundan ve duruşundan asla ödün vermiyor.

Gelelim açlığa. Bu açlık kişisel bir açlık. Aç bir insan anlatılıyor. Bu durumda her şeyi yapabileceği beklenir ya da yapabilir şansı verildiği halde, açlığı tercih ediyor. Dilenmiyor, birilerinden yardım beklemiyor. Bu açlığı başkasının gidermesini istemiyor. Onu, açlığını bastırmak için talaş çiğner ve en ilginci de elbisesinin parçasını koparıp çiğner buluyoruz. Bundan kimsenin haberi yoktur. Zaten zavallının etrafında çok kimse de yoktur. O bunu da belli etmez. İncelikler karşısında minnettar olabilecek kadar da vefalıdır. Bunu bir borç bilir ve kendince de borçlanır. Günü gelince de ödemeyi düşünür hep.

Bu açlık durumu devam ederken ve alışkanlık halini alırken aşk da unutulmamış; Ylajali. Ruhunun açlığını da bedeninin açlığı gibi tam doyuramıyor. Fakat o güzel hisleri yaşıyor. Bu felaket ve sefalet zinciri içinde biz de onun adına mutlu oluyoruz. Gelgelelim ki konumuz açlık ve burada da bir doyum yok.

İlginç olan bir şey daha var ki doymanın, tokluğun nasıl bir şey olduğuna hiç değinilmemiş. Onun donatılmış bir masa başında neler yapabileceğini kestiremiyoruz. Buna dair bir fikrimiz yok. Çünkü o hep aç. ”Birden acayip bir baş dönmesine tutuldum; yürüdüm, aldırmamak istedim, fakat çoğaldıkça çoğaldı; sonunda bir merdiven basamağına oturmak zorunda kaldım. İçimde değişme oluyordu; bir şey kenara kayıyor, beynimde bir perde, bir kumaş yırtılıyordu sanki.”

”…Yürüyordum; açlıktan bağırsaklarım, içimde kurtlar gibi dertop oluyordu. Gün sona ermeden biraz olsun yiyecek bulacağım hiçbir yere yazılmamıştı.”

“İnsanın birazcık ekmeği olsa! Sokaklarda ısıra ısıra gidebileceği, bir küçük nefis çavdar ekmeği!” alıntılarıyla bu açlığa dair ufak bir fikir verebiliriz.

Monolog havasında yazılmış bir roman. Kahramanın iç sesi, kendisiyle yaptığı alaycı konuşmalar komik anlar yaşatıyor okuyucuya. Acıma duygumuz kabarıyor ama katmerlenmiyor. Öyle ki okuyucunun bile acımasını istemeyecek kadar gururlu ki bu da anlatıma yansımış.

Açlıkla ilgili bir fikrimiz olmasa bile bu romanda aç bir insanın dirayetli durabilmeyi başarabileceğine inancımız artıyor. Aç bir insan bu kadar mı güzel anlatılır diyorum. Romanı okurken başta sıkılıp bırakabilirsiniz. Fakat eninde sonunda okuyup bitirmek isteyeceksiniz. Sürükleyici bir roman. Çünkü açlık bu kadar uzun nasıl anlatılmış olabilir diye düşünüp ele alınınca algıladığımız, bildiğimiz açlıktan söz etmediğini görmek romanın sonuna gelmemizi sağlıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here