İnsan dünyaya kendi isteğiyle gelmemiştir. Hiç kimseye doğmadan önce içerisinde nice nimetlerin bulunduğu yine bu nimetlerin insanlarca heder edildiği, yaşamanın bir anlamda savaşmak olduğu bu dünyaya gelmek isteyip istemediği sorulmamış, bir tercih meselesi yapılmamıştır. Evet, insan bu dünyaya kaçınılmaz olarak doğmuştur. Doğan bu insan yavaş yavaş büyümüş, fiziksel ve bilişsel olarak gelişip belli bir olgunluğa erişince içerisine doğduğu bu dünyada tabiri yerinde ise ne aradığını sorgulamaya başlamıştır. Tabi bunu herkes için söylemek zordur. Böyle bir var oluş sancısını çekmek, hayatı sadece günlük rutinlerinden ibaret olarak görmeyip alışkanlıkların dışına çıkmayı başarabilen, düşünme ve sorgulama yetisine sahip olan insanlar için geçerlidir diyebiliriz. Her var oluş sancısı bir anlam arayışıdır. Biz insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özellikte bu değil midir; var olduğunun bilincinde olmak. Peki, kaçımız böyle bir bilince sahibiz. Kendi var oluşu üzerine düşünüp de kendi anlam dünyasını kurmaya çalışan ne kadar insan var? Dönüp de etrafımıza baktığımız zaman, hayatın bu denli hızla akıp gittiği modern bir çağda insanların buna fırsat bulması hayli zor gibi. Sürekli kendisine bir hedef koyup ona ulaşmaya çalışan, hayatının her anını önceden planlayarak yaşayan, kendisine sunulan sınırların dışına çıkamayan insan böyle bir sorgulamayı nasıl yapabilir? Düşünmek için önce durmak gerekir. Durup etrafına sükûnetle bakmak, kendini ve çevrede olup bitenleri sakince gözlemlemek, gözlemlediklerini anlamlandırmak ve anlamlandırma sürecinden sonra hayatına tatbik edebilmek. İnsanların sürekli hıza, başarıya, kazanmaya ve kazandığı ile yetinmeyip daha fazla kazanmaya teşvik edildiği böyle bir dönemde ilk yapmamız gereken karşı duruş eylemi belki de böyle bir durma eylemidir. Yavaşlayabilirsek durabiliriz, durabilirsek düşünebiliriz, düşünebilirsek anlamlandırabiliriz ve anlamlandırabilirsek hayatımıza tatbik edebiliriz.

İnanıyorum ki bize böyle bir anlamlandırma imkânını veren en önemli eylemlerden birisi de okumaktır. Aslında okumak sadece iki kapak arasına yazılmış olan kelimeleri, cümleleri okumak anlamına gelmiyor. Hayata, insanlara, tabiata dair gözlemler, bu gözlemler vasıtası ile insan zihninde oluşan düşünceler, tasavvurlar ve duygulanımlar da bir anlamda okumaktır. Okumak yazıya sığdırılamayacak kadar büyük bir eylemdir. İnsanlık tarihinin büyük bir kısmı belki de şifahi kültür ile aktarılmıştır. Söz, yazının karşı kutbunda, onun ötekisi ve daha aşağı bir seviyesinde yer almamakla beraber yazının üstünlüğü kalıcı olmasındandır. Bu kalıcılık yazıya söz üzerinde bir hâkimiyet sağlaması gerektiği anlamına gelmemektedir. Böyle bir hâkimiyet anlayışı aslında bizim hakikat anlayışımıza bağlıdır. Hayatı ikili kavramlar üzerinden okuyan biz insanlar, bu kavramların yani zıtlıkların birbirine temelde karşıt olduğunu değil birbirleri ile içkin olduklarını bilirsek böyle bir ötekileştirmede bulunmaktan kaçınırız. Her şey zıttı ile kaimdir evet, fakat zıtlıklar arasında bir zorunluluk yoktur. Her hayırda bir şer her şerde bir hayır vardır. Kendimiz için iyi olarak gördüğümüz durumlar bizim için kötü olabilir yahut kendimiz için kötü olarak gördüğümüz durumlar bizim için iyi olabilir. Bu ikili kavramları belirli bir kalıbın içerisine sokup böyle bir sürekliliği sağlayamayız. Eğer böyle bir faaliyete girişirsek hakikati parçalamış oluruz. Bu açıdan yazı ile söz arasında böyle bir zıtlık görmemekle beraber yazılı eserlerin yani kitapların insanın dünyasını anlamlandırmadaki etkisi şüphesiz çok büyüktür.

Okuyoruz, çünkü yalpalıyoruz, tutunacak bir dal, bir anlam arıyoruz. Durmak, düşünmek istiyoruz. Hayata sadece kendi gözlerimizle değil biraz da başkalarının gözleriyle bakmak istiyoruz. Kendimizi okuduklarımızda bulmak, okuduklarımızın içerisinde kendimize paylar çıkarmak istiyoruz. Dünyamızı anlamlandırmak, değerli kılmak istiyoruz. Çıktığımız bu hakikat yolcuğunda önümüzü kelimeler aydınlatsın istiyoruz. Her şeyin içinin boşaltıldığı, bugün yeni olanın diğer gün eskidiği, hazza ulaşmaktan başka hedefin olmadığı, nihilizmin belki de son safhada yaşandığı bir dönemde bize dinden, sanattan, edebiyattan, musikiden başka ne anlam verebilir? Yolumuzdaki çukurlara düşmeden yürüyebilmemizi ne sağlayabilir? Eğer şimdi bu alanlardan bize gelen yardım elini tutmazsak yığınlar içinde sürüklenerek kendimizi bir uçurumun kenarında bulabiliriz. Öyleyse bu eli tutalım ve kalabalıklar içerisinde kaybolmayıp, kendi yolumuzda ilerleyerek kendi anlam dünyamızı oluşturalım. Bu dünyaya gelmişsek ve yaşıyorsak arayış bitmeyecektir. Yollar daima biz yürüyüşe çıktığımız zaman önümüze serilecektir. “Yol yoktur, sen yürürsen yol olur.”

M. Abdullah ÖNDER

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here