Yaralarımız var,

Ruhumuzu sızlatan acılar.

Çare, yalnız ve sadece; kelimeler, kelimeler, kelimeler…

Büyük bir iştiyakla revan olduğum bu yoldan derin bir sükut-u hayal ile dönüyorum. Her gün gözlerinin içinden merhameti, sevgiyi, merakı ve saflığı okuduğum temiz yüreklere elveda diyorum. Bedenim tüm zorluklara göğüs gerecek güçteyken; ruhum, örselenen hakir görülen küçücük bedenlerin diyetini ödeyemiyor artık.

Yeni Çağın yenilenen işkence yöntemleriyle, istatistiki verilerde kendisine yer bulamayan her çocuğun tırnaklarının söküldüğünü; nicel verilerle kutsanan arkadaşlarına, kin duyana dek aşağılanan her çocuğun mankurtlaştırıldığını, ruhumun tüm zerrelerinde hissediyorum. Yoksulun, yetimin ve yolda kalmışın hakkının teslimi olan; sadakanın, bir nimet gibi sunulduğu, veren elin kibir ve riya kustuğu, alan elin ise her geçen gün arsızlaştığı şu günlerde; kendime, eline bir oyuncak tutuşturulup etrafına kırk şaklabanın üşüştüğü masum yüzlerin al yanaklarında halkalanan hayâ duygusundan başka sığınacak yer bulamıyorum.

Dünyanın parmak uçlarımızda aktığı, her eylemin bu akışa meze yapıldığı çağda, kalemin asaleti ve kâğıdın sadakatine sığınıyorum. Kelimeler; son sığınak oluyor bu yakıcı azaptan kurtulmak, soluklanacak bir gölgelik bulabilmek için. Her nefese ve her çocuğa yetecek kadar karahindibanın olduğu bir pınar başında yeniden buluşabilmek ümidiyle kaçıyorum uzaklara.

Orada sözlere merhamet, tebessüme rahmet eşlik ediyor. İdealitenin yoksunluğunu, hayali gayelerin şımarıklığını duyumsamıyor hiç kimse. Herkes ve her şey ismiyle müsemma, orada. Sıra yok, sıralama, sınırlama yok, ensesinde boza pişirilen emekçiler, tebessümü sömürülen aydınlık yüzler, yok orada.

Yalnızca kelimeler var.

Bir de her nefese yetecek kadar karahindibalar…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here