Ana Sayfa Blog

Bir Küp Şeker

0

Orijinal İsmi: Yek Habe Ghand
Vizyon Tarihi: 2011
Süre: 116 Dk.
Tür: Aile, Dram, Komedi
Yönetmen: Seyyed Reza Mir-Karimi
Senaryo: Seyyed Reza Mir-Karimi , Mohammad Reza Gohari
Yapımı: 2011 – İran
IMDb Puanı: 7,0

Özet ve Detaylar

Köyün sükûneti şehirden gelen misafirlerce bozulur. Dört kız kardeş, en küçük kardeşleri Pesendide’nin düğünü için aileleriyle birlikte gelmiştir. Bu olay bacanaklar için biraz sorun olsa da, çocuklar her ânı tatlandırır. Tâ ki.. O zamana dek. ”Ağızların tadını kaçıran ölümü sıkça hatırlayınız.”

Ölü Ozanlar Derneği

0
DEAD POETS SOCIETY, Robin Williams, 1989

Orijinal İsmi: Dead Poets Society
Vizyon Tarihi: 13 Nisan 1990
Süre: 128 Dk.
Tür: Dram, Eğitim
Yönetmen: Peter Weir
Senaryo: Tom Schulman
Yapımı: 1989 – ABD
IMDb Puanı: 7,5

Özet ve Detaylar

50’lerin Welton Akademisi, ciddi, disiplinli ve akademik çevrelerde saygınlığı yüksek olan bir okuldur. Okul yönetiminin muhafazakar ve ortodoks tavırları okulu öğrenciler için sıkıcı ve bunaltıcı bir hale getirmektedir. Fakat yeni ingilizce öğretmeni John Keating’in okula atanmasıyla çok şey değişecektir.

Vasatı Kaybetmek

0

İnsan, uçlar arasında savrulan bir varlık mıdır? Engin denizlerin sessiz ve sakin sularının dinginlik ve esenliğinde rahat ve mutlu bir ömür süremez mi? Günümüzün dünyası buna müsait değil gibi görünüyor ve bunu yerine getirmeye çalışan insanları da kendi yarattığı uçlara çekmeye çalışıyor. Yüz elli yıldır yaşanan modernleşme çabasında belki de Batı’nın en çok sorunlarını taklit ettik, bizim olmayan sorunları kendimize mâl ettik. Batı’nın şu anda kendi içerisinde tartıştığı, çözümü için uğraştığı sorunlar bizim gündemimize dahi gelmezken doğruluğu kuşku götürmez gerçekler olarak karşımızda durmaktadır. Belki de taklidin böyle zamansal bir yanılgısı vardır. Taklit edilen daima bir adım öndedir, taklit eden ise takibi her zaman geriden sürdürmeye mecburdur. Bu yüzden Batılılaşmaya çalışan tüm toplumlarda olduğu gibi bizde de Batı’da çözülmeye çalışılan sorunlar gündemimizde evvela kesin doğrular olarak kalacak ve çözülmesi için atılan adımlar da her zaman geç gelecektir.


Son yüz elli yıldır geçirdiğimiz değişime dışarıdan boş bir zihin ile baktığımız zaman aslında bize ait pek bir şeyin kalmadığının da hemen farkına varabiliriz. Yaşadığımız kentlerin yeniden üretiminden insanların düşün dünyasına kadar aklımıza gelebilecek her konuda birer Batılı gibi hareket ettiğimizi iddia etsek aşırıya kaçmış sayılmayız. Üretim tarzı, kentleşme, sosyal yaşantı, kurumlar, teknik faaliyetler ve buna benzer pek çok unsurda bizi farklı kılan ve Batılılaşmadığımız ya da Batılılaşırken sorgulayıp da kendimize ait değerleri harmanladığımız herhangi bir oluşum görmek çok zor, hatta imkânsız. Değişim yaşanırken bütün bu maddi unsurların yanında onların da etkisi ve katkısı ile aslına döndürülmesi en zor olan ise zihinlerde yaşanan değişim ve dönüşümdür. Pek çoğumuz artık bir Batılı gibi düşünüyor ve olaylara bir Batılının bakış açısı ile yaklaşıyoruz. En basitinden günümüz insanı, kendi tarihi eserlerine tamamen bir yabancı gözü ile bakmaktadır. Bugün Avrupa’dan gelen ve Süleymaniye Cami’ne turistik bir gezi yapan insan ile ülkemizin herhangi bir köşesinden gelerek Süleymaniye Cami’ni ziyaret eden bir insanın arasında inanç farkından başka fark bulamayız. Her ikisi de oradaki sanata ve estetiğe hayran kalır, gözleri kamaşır. Bir Avrupalının bu bakışı gayet normaldir fakat bir Müslüman için kendi tarihi eserine bu denli yabancı olmak ve orada yaşayan kültür ve geleneğin artık var olmadığının farkında olmamak büyük bir eksikliktir.


İşte gerçekleşen bu zihinsel dönüşümlerden birisi de kesinlik arayışıdır. Kesinlik ve açıklık arayışı insanı uçların karanlığına taşımaktadır. Batı’da Descartes ile başlayan bu kesinlik ve açıklık anlayışı dünyanın Batılılaşmış her noktasında (öyle bir noktanın olmadığı yer de yok gibi) geçerliliğini korumaktadır. “Düşünüyorum, öyleyse varım” (Cogito ergo sum) diyordu Descartes ve insanı tamamen zihni bir faaliyete indirgiyordu. Zihnin (rasyonel aklında diyebiliriz) faaliyeti ile kesin doğrulara ulaşılabileceğini ve her şeyin açıklanıp çözümlenebileceğini, bu faaliyet ile çözümlenemeyenlerin ise gerçekliğinin reddedilmesi gerektiğini, bir şeyin ya var olduğunu ya da var olmadığını, ya yanlış ya da doğru olduğunu ve bunların dışında bir tercih hakkımızın bulunmadığını dile getiriyordu. Aslında bu kesinlik anlayışının kaynağını Aristoteles’e kadar götürmek mümkündür. Aristoteles “bir şey ya A’dır ya da A değildir” derken üçüncü bir halin imkânsızlığını dile getiriyordu. Fakat hayat her zaman üçüncü bir halin de olabilirliğini göstermektedir. Bunu Batı için anlamak ve kabul etmek zor değil çünkü kendisi geçmişten bu zamana kadar uçlarda yaşayarak gelmiş ve tarihi ile tecrübe etmiştir. Ortaçağda dini dogmatizm, kilise baskısı yani skolastik düşünceyi yaşamış, modern dönemde ise bilimi ve insanı tanrılaştırmış, akıl ve sezgi arasındaki uçlarda gezinip dengeyi kuramamıştır. Bizim kendi tarihimizdeki olumsallık ise geçmişten bu zamana kadar gerçekleştirmeye çalıştığımız Batılılaşma hareketleri ile yerini kesinlik arayışına bırakmıştır. Bugün bizlerde uçlarda dolaşıyor, her alanda kesinlik ve doğruluk arıyor, onu bulduğumuzu zannettiğimizde ise hakikatin kendi tekelimizde olduğunu iddia ederek farklılıkları elimizin tersi ile itiyoruz.


Bizler için asıl acı olan ise kendimize bu denli yabancılaştığımızı, geçmişimizde yaşanan farklılıkları çoğaltma ve onlara karşı takınılan olumlu tavrı, müphemliğin yadırganmak bir kenara aslında hayatın bir parçası olduğu ve her daim arandığını bir Batılı tarafından yazılan eserden öğrenmemiz. Evet, Thomas Bauer’in “Müphemlik Kültürü ve İslam” adlı eseri bunu bize utandırarak kanıtlıyor. Bu ve buna benzer eserler, Batı’da içinde bulundukları durumdan rahatsız olan ve insanca yaşamaya uygun bir ortam arayışında olan pek çok entelektüel tarafından yazılmaktadır.


Hamasetin olduğu yerde düşünceye yer yoktur. Ne zaman ki geçmişten güç devşirmeyi bırakır, basit kahramanlıklardan kendimizi kurtarır, farklılıkları bir rahmet olarak bilerek değer verir, çeşitli ideolojilerin boyunduruğundan kurtulur isek belki kendimizi daha iyi tanır, tarihimizle hesaplaşır, yeni ve bize ait bir gelecek inşa edebiliriz.

M. Abdullah ÖNDER

İstemem Eksik Olsun

0

” – Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
“Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek…
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
Tek başına…
Özgür olmak…
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak…
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak…
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak…
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

  • Dök içindeki öfkeyi dostum. Ama saklama benden seni sevmediğini.
  • Sus… “

Ey Genç Kadın – Enis Behiç Koryürek

0

Siz ki bir başkasının sevdiği kadınsınız,
Siz ki benden çok uzak, ona pek yakınsınız,
Kabul eder misiniz bu şâir, hasta kalbi,
Pür şiir hüsnünüze bir kırık ayna gibi?

Ben ki bir hülyası çok kafiye avcısıyım;
Ben ki aşkın müşahhas, yaşayan acısıyım;
Mâ-cerâ rüzgârına kaptırarak başımı
Gelirim koncanıza takdîme gözyaşımı.

Sanmayın, çiçeklere vurulmuş kelebeğim;
Ben, güzel sînelerde kurumuş bir çiçeğim.
Ne ipek eller beni okşadı, göğse taktı…
Sonunda yere attı, yol üstünde bıraktı.

Geçtiler mini mini ayaklar üzerimden…
Ezdiler beni… Fakat, ben yine o şâir ben!
Hem, o şûh ayakların altında çiğrıenirdim;
Hem de. o zâlimleri ne kadar beğenirdim!

Şimdi ben, ağlayarak, sevgisiz kalan kalbi
Veririm hüsnünüze bir kırık ayna gibi.
Siz ki bir başkasının sevdiği kadınsınız,
Siz ki benden çok uzak, ona pek yakınsınız.

Bakınız kendinize bu kırık aynada siz;
Sonra onu büsbütün parça parça ediniz!
Bari sizden sonra hiç bir güzel bu kalbimin
Talihsiz aynasında kendini seyr etmesin!

Enis Behiç Koryürek

Tek Başına – Melih Cevdet Anday

0

Ölürken çocuklarımı unuttum
Küçük deniz kirpikleriyle sabah
Denedim bütün sabahları.

Sana sürgünümün şarabını bıraktım al
Mumlarını güzelliğin ve hiçliğin
Bir de kaygumun soluk ellerini.

Denedim bütün ölümleri
Ama görmedim büyülü ağaç
Ezilmiş sevdaların giysileri.

Sana ayrılığın yayını bıraktım al
Bir de adını bilmediğim gökyüzünü
Lamalar gibi koşar bozkırda.

Oysa ölümsüzlük şuracıkta, kar
Güneşi gibi doldurmuş odayı, basit,
Anlamsız ve tek başına.

Ayaklarım hayvan, üstüm başım bitki
Denedim bütün vakitleri al
Başka türlü geçmeyen bir vakitti.

Melih Cevdet ANDAY

Perişan Gönlüm

0

ey zavallı gönlüm feryat eyle
gözlerimden az gözyaşı dök
canıma az figan ettir az kederlendir
ah ne figanlar ettim yoluna gönülden
ondan ömrümde bir kazanç görmedim kederden başka
beni öldürdü senin bakışın

gözüm senin yolunda,oturuyorum
senin ay yüzünü göreyim diye
benim secdegâhım olmuş ey ay yüzlüm
senin yüzün kâbesi
gönül senin lüle lüle saçların büklümünün tuzağının esiri olmuş

gel bir an otur yanımda
canım çıktı bekleyişten sevgilim
artık bitir küsmeyi ayrılığı
çünkü tuzağa kapılmışım ve gönül kuşu senin avın olmuş
gönül senin için yanıyor ama sen habersizsin

ciğer yakan ahım neden senin gönlünü neden etkilemiyor güzel
gel kucağıma gel ve gör sensiz başıma ne geldi
ey ay tenlim
ey gümüş yüzlüm gel ve gör
ıslak gözümü

ey can ey kadim sanem,ey can önceki gece
rüyama bir ay girdiğinde ey can haberdar oldu
ey can,gönlüm ey ay yüzlü
ey can senin yanıma geleceğini

ey can bir uğra
ey can bir bak
ey can ne hoş endam ve tatlısın
ey can gönlümüzü ey can sen süslüyorsun
vefanla bir teselli et gönlümüzü. ‎

Mohsen Namjoo

Okulsuz Toplum

0

Ivan Illich Kİmdir?

Ivan Illich, 1926 yılında Viyana’da doğdu. Roma’da teoloji ve felsefe okuduktan sonra Salzburg Üniversitesi’nde tarih üzerine doktora yaptı. Aynı zamanda din adamı olan Ivan, 50’lerde Amerika’da İrlandalı ve  Porto Rico’lu nüfusun olduğu bir bölgede rahip yardımcısı olarak görev yaptı. 1956’dan 1960’a kadar Porto Rico’da bulunan Katolik Üniversitesi’nde rektör yardımcılığı görevini yürüttü. Kendisinin kaleme aldığı bazı önemli eserler; Bilinçliliğin Kutlanışı, Şenlik Araçları, Enerji ve Hakkaniyet ve Sağlığın Gaspı şeklinde sıralanabilir.

Okulsuz Toplum

Ivan Illich, bu kitabında okulsuz bir toplum tasavvurunu ekonomik, sosyal ve politik açıdan irdelemiş; kamu tekelinin işlevini Amerikan okulları çerçevesinde ele almıştır. Illich’e göre; zorunlu bir müfredatı izlemeyi gerektiren, sınırlı yaş aralığındaki bireylerden ve alanında belli ihtisasa sahip eğitmenlerden oluşan okul kurumu kutuplaştırıcı ve ayrımcı nitelikler taşımaktadır. Okul, gizliden gizliye uyguladığı öğretim programı aracılığıyla orta sınıf ideolojisini bireylere dayatan, beyin yıkayan politik bir aygıttır. Kendi ifadesiyle de “okul, bir reklam ajansıdır.” Neyin yanlış, neyin doğru olacağına dair sürekli zoraki talimatlar uygulayan okul yönetimi, bireyin beklenti ve ihtiyaçlarını yok saymaktadır.

Okulun sanıldığı gibi ilim irfan yuvası olmadığını savunan Illich, okulun aslında seri üretime dayalı tek tip bireyler ürettiğini öne sürer. Çünkü okul bizi sertifika ve diplomaya göre şartlandırarak, bizden de karşılığında koşulsuz bir itaat ve kölelik beklemektedir. Her geçen gün eğitim sisteminde uygulanan ödül ve ceza yöntemi, atletizm pistinde durmaksızın koşan yarışmacılar gibi bireyleri rekabete ve mücadeleye zorlamaktadır. Neticede yarış psikolojisi de toplumda ruhsal tahribata, aşağılık kompleksine neden olmaktadır. Baskıcı kuralların etrafında ezilen, kendi yaratıcılıkları ve düşleri engellenen çocuklar sürekli okul kurumuna nefret kusmaktadır.

Okul örgütüne alternatif olarak Illich “fırsat ağı” adını verdiği öğrenme ağlarını öne sürer. Her yaş grubundan bireyi barındıran öğrenme ağları teknolojik imkânlardan olabildiğince yararlanmayı gerektirir. Kişi halka açık öğrenme ağları aracılığıyla kendi kendine içsel motivasyonunu oluşturur; ilgi duyduğu ve yetenekli olduğu alanlarda kendi özgür iradesiyle eğitim alabilir, partnerleriyle iletişime geçip tartışma ortamı oluşturabilir. Burada eğitmene herhangi bir bağımlılık ve itaat de söz konusu değildir. Kendi yaratıcı potansiyellerini ortaya çıkarabilen bireyler daha özgür bir eğitim alır, üretken olma yolunda hızla ilerler.

“Okul bize öğretimin öğrenmeyi ürettiğini öğretmektedir.” diyen Illich öğrenmenin çoğunlukla kendiliğinden, okul dışında, isteğe bağlı olarak gerçekleştiğini vurgular. Deneyimi hiçe sayan okul salt kuramlarla zihnimizi kısırlaştırmakta, bakış açımızı daraltmakta, bizi gerçek yaşamın yalınlığından koparmaktadır. Illich öğrenme ediminin öğretme aracılığıyla gerçekleşmediğinden bahsederken, ana dilini kendi kendine öğrenen küçük yaştaki çocukları örnek verir. Çocuklar konuşmayı, hissetmeyi, düşünmeyi, oyun oynamayı ebeveynleri, bakıcıları ya da öğretmenleri aracılığıyla öğrenmezler. Bizatihi taklit ve gözlemle öğrenirler. Öğretmen ise kişinin kendi kendine öğrendiği eğitim serüvenine kılavuzluk eden bir rehberdir. Öğrenme süreci ise sonsuzluğa doğru akıp giden bir döngüdür. Öğretmenlere bağımlı bir öğrenme anlayışının merkeze alındığı okul örgütüne karşı çıkan Illich, öğretmenlerin toplumda “terapist, ebeveyn, vaiz” olarak yüceltilmesini tenkit eder. Zira öğretme diye bir şey yoktur, öğrenmeyi teşvik etme ve kolaylaştırma diye bir şey vardır.

“Toplumu okulsuzlaştırmak ve yaşantımızı kurumsal hayattan uzaklaştırıp arındırmak mümkün müdür? ” Sorusuna cevap arayan eseri okurken eğitim ve öğretim konusuna farklı bir pencereden bakma fırsatı bulacaksınız.

Hatırla

0

Orijinal İsmi: Remember
Vizyon Tarihi: 2016
Süre: 95 Dk.
Tür: Dram, Gerilim
Yönetmen: Atom Egoyan
Senaryo: Benjamin August
Yapımı: 2015 – Kanada, Almanya
IMDb Puanı: 7,5

Özet ve Detaylar

Artık bunamanın pençesine iyice düşmüş olan Zev Guttman, New York’ta bir bakımevinde yaşayan, Yahudi Soykırımı’ndan kurtulmuş bir adamdır. Burada Max Rosenbaum adlı bir başka Yahudi’yle tanışır. Rosenbaum, onu Auschwitz’teki günlerinden hatırlamıştır, ikisinin de ailesini öldüren Nazi subayının, Rudy Kurlander sahte adıyla Kuzey Amerika’ya göç ettiğini anlatır. ABD ve Kanada’da 4 tane Rudy Kurlander adlı insan vardır ve katilin bu 4 kişiden biri olduğuna inanmaktadırlar. Max, Zev’i ikna etmeyi başarır ve Zev, ailesinin katili olan Kurlander’i bulabilmek için zayıflayan hafızasına rağmen beklenmedik sürprizlerle dolu bir yolculuğa çıkar.

Cenaze İçin Birkaç Kilo Hurma

0

Gün; mukaddes yalnızlığımızın, kırbaçlandıkça hoyratlaşan, hoyratlandıkça heybetleşen,

Asaletinin ve sadakatinin, mısralarda şaha kalktığı gündür.

Gün; tüm yapmacık kahkahaların, çilingir sevdaların, gösterişli tutuşmaların,

Kan pıhtısı gibi kuruyup kaldığı gündür.

Popüler Paylaşımlar

“Sevgilime Bir Kefen.” İsmet Özel

Sevgilime Bir Kefen Alçak sesle uçuyor üzerimden saçları kına yakılmış bir kadının mihrâbı bu gövermiş güz günleri çıldırtır çileden ve kitaplardan çıkartır insanı urlar, karınca cesetleri titreyişlerle örtülür üstüm merak bir devrimcinin...

Olsun Da Gör