Ressam Piskarev’e Ağıt

0

İnsan bir sokağa, bir caddeye ya da bir bulvara adım atmadan, kaldırımlarını arşınlamadan, tozlu ve kirli havasını ciğerlerine çekmeden o ortamda bulunabilir mi? Bazen bir mekânda bulunmak için orada bedenen mi var olmak gerekir? Bu soruların cevabı sanırım her zaman evet olmak zorunda değildir. Eğer bu sorulara kesin olarak evet dersek belki de kitaplarla özellikle öyküler ve romanlarla aramıza uzun mesafeler koymuş oluruz. Evet, öyküler ve romanlar bizi bulunduğumuz zaman ve mekândan sıyırıp alır. Hem de öyle bir alır ki daldığımız kitaptan kafamızı kaldırıp da etrafımıza baktığımız zaman nerede olduğumuzu şaşırdığımız zamanlar olur. Hikâyenin içine o kadar girmiştir ki insan normal hayata döndüğünde bile karakterlerin diyalogları zihninde sürüp gitmektedir. Okurken temas ettiğimiz mekândan kendimizi çekip çıkarmamız zaman alır.

Neva bulvarı ve Ressam Piskarevle tanıştığımız zaman tam da bu süreçleri yaşarız aslında. O büyük bulvarda kaldırımlarda yürüyüp birbirlerine bakmadan işlerine yetişmeye çalışan memurlar, akşamları sokak lambalarının yanmasıyla başlayan eğlenceler, ışıklar saçan dükkânların önünden geçen askerler ve daha birçok manzara bizi beklemektedir.

Bulvarın tasvirleri arasında dolanırken birden karşımıza Ressam Piskarev çıkar. Onun hikâyesine belki de ilk görüşte aşk yahut sevginin en saf, en yalın hali diyebiliriz. Fakat dünya ve içindekiler onun kadar saf ve temiz değildir. Ressam Piskarev Neva Bulvarında adım adım ilerlerken O’nu görür. O başkadır. Sanki dünyadaki bütün güzel ve iyi şeyleri temsil etmektedir. Işıl ışıl ışıldamaktadır. Piskarev dayanamaz. Kadının onu peşinden sürükleyen bir cazibesi vardır ve Piskarev bu cazibeye kapılıp kadını takip etmeye başlar. Başka türlüsü de düşünülemez zaten. Takibini sürdüren Piskarev kadının arkasından bir apartmana girer basamakları çıkar ve sonunda kadının aralık bıraktığı kapıdan içeriye adımını atar. Etrafına bakar. Ters giden bir şeyler vardır. Bu ev sıradan insanların, ailelerin yaşadığı evlerden çok farklıdır. Evde başka erkekler ve kadınlar bulunmakta, insanı bunaltan bir kasvet barındırmaktadır. Ayrıca camlarda perdeler yoktur ve güneş ışınları direk içeriye girmektedir. Evet, Piskarev anlamıştır. Bazı şeyler bilinince ve anlaşılınca acı verir. Piskarev acısını ruhunun en derinlerinde hissetmektedir. Yeryüzündeki bütün denizler ve okyanuslar birleştirilse de boca edilse onun yüreğine söner miydi bu yangın. Sanmıyorum.

Piskarev döner. Sırtına kambur olmuş, ruhuna sığınak olmuş, kalbinin yaralarına kabuk olmuş evine döner. Çaresizdir. İnsan çaresiz kalınca hayal etmekten başka ne yapabilir. Belki de umudun tükendiği yerde başlar hayaller. Ve de rüyalar. Piskarev gerçek dünyada bulamadığını rüyalarında arar. Bilinçaltının en derinlerinde. Bir kahramandır o. Bir kadını bulunduğu çıkmazdan kurtaran, ona iffetini geri veren, güzelliğin ve ahlakın yegâne kahramanı. Bütün gece hayallerinde ve rüyalarında çarpışır ve sabah uyanır.

Evet, şimdi gerçekten kahraman olmanın zamanıdır. Evinden çıkar, Neva bulvarının kaldırımlarını bir kez daha aşındırır ve tekrar aynı basamakları adımlar.    Kapıyı çalar ve kadın karşısında belirir. Kısa bir konuşma ve alaylardan sonra Piskarev yine umutsuz bir şekilde geri dönmek zorunda kalır. Yine evine döner Piskarev. Bu sefer mahvolmuştur. Ne düşüneceğini ne yapacağını bilemez. İçinde bulunduğu gerçekliğin azabını çekmektedir. Nasıl kurtulabilir? Aklındaki cevapsız sorulardan, karşılık bulamayan sevgisinin verdiği eziyetten ve en önemlisi de böyle bir güzelliğin nasıl olurda böyle bir ahlaka sahip olabileceği düşüncesinden nasıl kurtulabilir?

Piskarev bir jiletin keskin tırnaklarına sığınmıştır. Evi bilmiştir o jileti. Belki de onu anlayan tek nesne odur. Acılarını dindirecek, ruhunu özgür bırakacak tek yardımcısıdır. Sarılır ona Piskarev hiç kimseye sarılmadığı gibi. Boğazının tadını tattırır ona. Kanla besler onu. O kanla beslendikçe Piskarev kanatlanır. Yavaş yavaş çırpar kanatlarını ve özgürce uçmaya başlar.

                                                                                     M. Abdullah ÖNDER

Yakın Plan

0

Orijinal İsmi: Nema-ye Nazdik
Vizyon Tarihi: 1991
Süre: 98 Dk.
Tür: Dram, Suç
Yönetmen: Abbas Kiyarüstemi
Yapımı: 1990 – İran
IMDb Puanı: 8,2

Özet ve Detaylar

Yoksul ve sinema tutkunu Hüseyin Sabzian, otobüste yaşlı bir kadınla tanışır ve kendisini ünlü İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtır. Kadın, buna inanarak, adamı ailesiyle tanıştırmak üzere evine davete eder. Sabzian da, aileyi, yeni çekeceği filme para yardımı yapmaları şartıyla, filminde oynamaya ikna eder. Fakat, zengin Ahankhah ailesi, evi soyacağından şüphelenerek, adamı polise ihbar eder. Sabzian tutuklanır, sorgulama ve yargılanma süreci başlar.

Bisiklet Hırsızları

0

Orijinal İsmi: Ladri Di Biciclette
Vizyon Tarihi: 1949
Süre: 93 Dk.
Tür: Dram, Suç
Yönetmen: Vittorio De Sica
Senaryo: Vittorio De Sica , Cesare Zavattini , Suso Cecchi D’Amico , Adolfo Franci , Oreste Biancoli , Gerardo Guerrieri
Yapımı: 1949 – İtalya
IMDb Puanı: 8,3

Özet ve Detaylar

Savaş sonrası yaşanan iki senelik işsizlik döneminin ardından nihayet iş bulabilen Antonio çok mutludur. İşi için kendisine lazım olan bisikleti almak için yataklarını satmaları gerekmiştir; ancak Antonio en sonunda para kazanabileceği için mutludur. Yeni işinin ilk gününde bisikleti çalınan Antonio neye uğradığını şaşırır. Yaşadığı ailevi ve dünyevi problemleri çözebilmesi için acilen bisikletine yeniden kavuşması gerekmektedir.
İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin mimarlarından Vittorio De Sica’nın imzasını taşıyan Bisiklet Hırsızları, savaş sonrası toplumun portresini oldukça geniş bir perspektiften çiziyor.

Tek Ayak Cezadayız

0

Tek ayak cezadayız
dernekler, söylevler, sivil direniş ve itaat
kesret kuşatmış yolumu
nereye sığınmalı
gözlerin çareydi oysa, kurtuluştu
sahi neredeler

Yaralarım var; kapalı, açık
bir uzman eli uzandı
dediler; işte teşhis ve tedavi
uzmanlar, patronlar, sarkan kravatlar
locada dervişler ve şeref konukları
samimiyetsiz şiveler, lakırdılar
adı çağrılan hastalar ve bekleyiş
hüküm verecek bir bekleyiş
tanrılığa soyunmuş hekimler, rızık dağıtan patonlar
bıçak sırtı et pazarlığı
soluğum kesik kesik
gözlerin nerede

Yığıldım, hayatsız sütunların istila ettiği şehrimin bulvarlarına
büyük bir kalabalık toplandı
okunmuş su döktüler göğüs boşluğuma
ne fayda
hayallerim ilişti
sahi gözlerin nerede

Tek ayak cezadayız
bugünlük paydos
eller nasır, emek karşılıksız, alkış gırla kıyamet
heybeni doldur efendi devam et
ben buradayım işte görevim sana hizmet
bir şeyler ters gidiyor
gözlerin nerede..

M. Musab ÖNDER

Dosta Mektuplar – IV

0

Sevgili Dostum;


Sıcak havanın beni son derece bunalttığı bu günlerde biraz olsun soluklanabilmek için geldiğim küçük bir sahil kasabasından yazıyorum sana. Doğayla hiç bu kadar yakınlaşmamış, onunla hiç bu kadar temas etmemiştim. Şehirdeki evimin penceresinden dışarıya baktığım zaman yalnızca diğer beton binaları görüyordum. Burada ise kasabaya göre biraz yüksekte kalan evimdeki odamın camından dışarıyı seyre daldığım zaman; çamları, akasyaları, göğe doğru yükselen uzun kavakları ve pek çok çeşit meyve ağacını görebiliyorum. Rengârenk çiçekler, irili ufaklı hayvanlar ve her an gerçekleşen ve gerçekleştiğini hissettiğin, dışarıdan bir yabancı olarak değil de içerinden bir ev sahibi gibi kavrayabildiğin doğa olayları. Yağmur sevgili dostum, biz şehirliler için yağmur ne ifade eder, bize ne hissettirir? Asfalt yolları ve taş kaldırımları temizleyen bir su sağanağından başka ne anlarız ondan? Yağmur yağdığı zaman pek çok kişinin ağzından rahmet yağıyor sözünü işitmiş ve tam olarak anlamlandıramamışımdır. Ama burada çok iyi anladım ve anlıyorum. Artık bir çiçeğin büyümesi, ağaçların yapraklarının oluşması, ekinlerin yeşerip topraktan başlarını uzatması için yağmura nasıl hasret çektiklerini görebiliyorum. Tanrının yağmuru nasıl insanların rızkı için bir rahmete dönüştürdüğünü, buradaki insanların geçimlerini sağlamak için bu rahmete nasıl da muhtaç olduklarını algılayabiliyorum. Bir çiçeğin her gün biraz daha gelişip büyüdüğünü görmek, onun uzaması, zamanla yapraklarının çıkması ve son olarak da çiçeğe durması… Tüm bunlar bir nebze de olsun beni katı yalnızlığımdan, uçurumun kenarına sürükleyen iltihaplı düşüncelerimden uzaklaştırıp az da olsa gönlümün umutla dolmasına, önümün aydınlanmasına vesile oluyor.


İnsanın doğayla savaşı ne zaman son bulacak değerli dostum? Peki, insan doğayla giriştiği her savaşta, her mücadele de kazansa dahi mağlup olduğunu ne zaman anlayacak? Burada dev endüstri binaları yok, bacalarından çıkardıkları kara dumanla tüm gökyüzünü kaplamaya çalışan fabrikalar yok, burada çok şeritli yollar, geniş cadde ve bulvarlar yok, burada otomobillerin çıkardığı kulakları tıkayan sesler ve gözlerimizi kaydıran hız makineleri yok. Burada bir dağ kütlesince sakinlik var. Toprağın insana verdiği güven, ağaçlardan yayılan bir sükûnet var. İnsanı kendi ile baş başa bırakan, kendi yalnızlığında ve ıssızlığında ruhunun derinliklerinden gelen sesine kulak vermesini sağlayan bir huzur var. Böyle bir dönemde arayıp durduğumuz, hatta tüm hayatımızı aramakla geçirmemize rağmen bulamadığımız ve yanlış yerde aradığımız için de bulamayacağımız o huzur var. Huzurun daim olsun, sevgili dostum.

M. Abdullah ÖNDER

Zafer Yolları

0

Orijinal İsmi: Paths Of Glory
Vizyon Tarihi: 1957
Süre: 88 Dk.
Tür: Dram, Savaş
Yönetmen: Stanley Kubrick
Senaryo: Stanley Kubrick , Humphrey Cobb , Calder Willingham , Jim Thompson
Yapımı: 1957 – ABD
IMDb Puanı: 8,4

Özet ve Detaylar

Birinci Dünya Savaşı’nda Fransız general Broulard, Almanların son derece güçlü birliklerle savundukları Ant Tepesi’ni ele geçirmeyi aklına koyar ve birliklerine taarruz emri verir. General Mireau ise bu kararın intiharla eş anlamlı olduğunu bilmesine rağmen kendi itibarını yükseltmek için adamlarını ölüme gönderecektir. Albay Dax’in komutasındaki Fransız güçlerinin ilk saldırıları başarısız olunca bir grup asker siperleri terk ederler. Yenilgi karşısında çaresiz kalan fakat kararın hatalı olduğunu kendisine itiraf edemeyen Mireau topçu birliklerine kendi askerlerine ateş açmasını emretmeyi düşünecek kadar ileri gider, ardından isyankar askerlere ibret olması için üç askeri idam ettirmeye karar verir. Albay Dax adamlarının hayatlarını kurtarmak için onları savunur fakat ölümlerine engel olamaz.

Sol Ayağım

0

Orijinal İsmi: My Left Foot
Vizyon Tarihi: 1990
Süre: 103 Dk.
Tür: Dram, Biyografi
Yönetmen: Jim Sheridan
Senaryo: Jim Sheridan, Shane Connaughton
Yapımı: 1990 – İrlanda, İngiltere
IMDb Puanı: 7,9

Özet ve Detaylar

Beyin felçli olarak doğan Christy Brown, hastalığı nedeniyle hareketlerini kontrol edemez ve tekerlekli sandalyeye mahkum bir yaşam sürer. Ancak çocukluğunda, sol ayağının felçten etkilenmediğinin farkına varması hayatını değiştirecektir. Christy sol ayağını kendine verilmiş bir şans olarak görür ve azmin de yardımıyla hastalığının etkilerini yenmeye çalışır. Bu çalışmanın sonucunda ise sakat vücudunun içinde gizli olan zeka ve yazma yeteneği ortaya çıkacaktır. Sadece sol ayağını kullanarak yazdığı romanlar ve şiirler, sonraki yıllarda Christy Brown’un İrlanda edebiyatının saygın isimleri arasına girmesini sağlayacak ve azimle çalışmanın sonucunda imkansız diye bir şeyin olmadığını tüm insanlığa gösterecektir. Christy Brown’ın ölümünden dokuz yıl sonra çekilen film, yazarın hayatından kesitleri anlattığı kitap olan Sol Ayağım’ın sinema uyarlamasıdır. Kimi zaman hüzünlü, kimi zaman eğlendirici olabilmeyi başaran filmin, azim ve umut hikayesi olarak vereceği evrensel mesajları var

Küçük Prens

0

Antoine De Saint Exupery Kimdir?

Antoine de Saint-Exupéry (29 Haziran 1900, Lyon – 31 Temmuz 1944), Fransız pilot, yazar ve şairdir. Özellikle “Küçük Prens” (Le Petit Prince) isimli eseriyle ünlenmiştir. İsviçre’de öğrenim gördü. 1921 yılında Fransız Hava Kuvvetleri’ne katıldı; daha sonra ordudan ayrıldı hava postacılığı yaptı. İlk kitabı 1928’de yayımlandı: “Güney Postası” (Courrier-Sud). İkinci kitabı: “Gece Uçuşu” (Voil de Nuit).1939 yılında yakın dostu Andre Gide’in ısrarı ile bir pilotun gözünden yazdığı “İnsanların Dünyası” (Terre des Hommes) Fransız Akademisi Roman Büyük Ödülü’nü kazandı. 1943 yılında ünlü romanı “Küçük Prens” (Le Petit Prince) yayımlandı. Aynı yıl II. Dünya Savaşı sırasında tekrar ordu için uçmaya başlayan yazar 1944 yılında vurulmuş ve büyük bir kaza geçirmiştir. Uçağı ve cesedi bulunamamıştır.

Küçük Prens

Çocukluğundan itibaren büyüklerin yaşadıkları hayat şartları yüzünden hayal ve yaratıcılığının kaybolduğunu gören kahramanımız tanıdığı herkese kendi çizmiş olduğu fili yutan bir boğa yılanı resmi gösterir. Ama kimse bu resmi anlayamaz.

Yıllar geçer kahramanımız büyür ve pilot olur. Gezintisi sırasında kaza geçirir ve bir yerde mahsur kalır. Yanında çok az yiyecek ve içeceği bulunmaktadır. Bir süre sonra Küçük Prens’in sesiyle uyanır ondan koyun resmi çizmesini ister. Kahramanımız herkese çizdiği resmi çizer. Küçük Prens bunun fili yutan bir boğa yılanı olduğunu söyler, koyun resmi istediğini tekrar eder. Bu sefer çizdiği resmi Prens çok beğenir ve ona kendi öyküsünü anlatmaya başlar. Yaşadığı, gezdiği yerleri anlatır. Son olarak gezdiği dünyada bir tilkiden aldığı sırrı açıklar ona. Bu sır; “insanlara yüreğinin gözü ile bakması gerektiğidir.” Zaman geçtikçe muhabbetlerinin sonuna yaklaşırlar. Prens kendi gezegenine gitmesi gerektiğini yapılacak işlerinin olduğunu söyleyerek ayrılır. Kahramanımızda uçağını tekrardan onarıp çalıştırıp evine döner.

Temple Grandin

0

Orijinal İsmi: Temple Grandin
Vizyon Tarihi: 2010
Süre: 107 Dk.
Tür: Dram, Biyografi
Yönetmen: Mick Jackson
Senaryo: Christopher Monger , Merritt Johnson
Yapımı: 2010 – ABD
IMDb Puanı: 8,3

Özet ve Detaylar

Temple Grandin, Mick Jackson’ın yönettiği 2010 ABD yapımı biyografik film. Filmde sığır çiftliklerinde ve kesimhanelerdeki çiftlik hayvanlarına daha insani müdahale uygulamalarının yolunu açan devrim niteliğinde fikirler geliştiren otistik bir kadın olan Temple Grandin’i Claire Danes canlandırmıştır. Film Altın Küre ve Emmy Ödülü sahibidir.

Ermiş

0

Halil Cibran Kimdir?

Filozof, şair ve ressam Halil Cibran, 1883 yılında Lübnan’da dünyaya geldi. Çok kültürlü bir hayatın içinde yetişen Cibran’ın eserleri ilk günden itibaren büyük yankı uyandırdı. İngilizce ve Arapça yazdığı eserleri onlarca dile çevrildi. Aynı zamanda çok başarılı bir ressam olan Cibran, Auguste Rodin’in öğrencisidir. 1923’te yayımlanan Nebi adlı eserinde, toplam yirmi altı şiir yer alır. El Mustafa kitabı bir kâhinin on iki sene kaldığı Orphalese şehrinden ayrılışını halka bütünleşmesini konu alır. Eseri Hazreti Muhammed’e işaret olarak yorumlayanlar olmuştur. Ancak, “Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur” sözü yazarın kendisinin ifadesidir. İnsanoğlu İsa isimli eserindeyse Hazreti İsa’yı insan olarak farklı bir açıdan ele almıştır. 1931’de henüz kırk sekiz yaşında Amerika’da hayata gözlerini yumdu. Geride yüzlerce tablo on altı kitap bıraktı.

Ermiş

Kitabın ana karakteri El Mustafa adındaki bir bilgindir. El Mustafa seneler önce Orphalese kentine gelmiş ve kendisine inanıp düşüncelerine saygı gösteren insanlara bildiklerini öğretmiştir. Kendisine ilk inanan ve en çok sevdiği talebesi ise El Mitra adındaki genç bir kadındır. Kente gelişinin ardından El Mustafa’nın peşine ilk o düşmüş, düşüncelerine en fazla o değer vermiştir. Fakat şimdi ayrılma zamanı gelip çatmıştır ve diğer Orphaleselilerin yanında en çok üzülen de El Mitra olacaktır.

El Mustafa Orphalese’de geçirdiği uzun zamanın ardından tüm bildiklerini aktardığını fark ettiğinde gitme zamanının geldiğini anlamıştır. El Mustafa’nın şehirden ayrılacağı haberi tüm kente hızla yayılmış ve El Mustafa, kentten ayrılacağı vakit geldiğinde gemiye binmeden önce tüm Orphalese halkını toplanmış ve hüzünle dolu olarak bulmuştur.

El Mustafa bu manzara karşısında hüzünlenmeden edemez fakat bu kentte görevinin sona erdiğinin de farkındadır. Fakat El Mustafa ayrılmadan önce herkesin ona soracağı bir sorusu vardır. Böylece El Mustafa gemiye binmeden önce hayat ve insanlık hakkında birçok önemli konuda insanların sorularını cevaplar. Bu yanıtların içinde hayatın en önemli noktaları, hatta mutluluğun sırrı gizlidir. Tek tek aşk, evlilik, çocuklar, vermek, yemek ve içmek, sevinç ve üzüntü, ev ve evin önemi, giyecekler, alım ve satım, suç ve ceza, yasalar, özgürlük, sebepler ve arzular, acı, bilgelik, öğretme, arkadaşlık, konuşma, zaman, iyi ve kötü, dua, zevk, güzellik, din ve son olarak da ölüm konularında sorulan sorulara bilgece yanıtlar verir. Ve böylece Orphalese kentindeki son görevini de yerine getirmiş olur. Kısa ama hüzünlü bir vedanın ardından gemiye binip bilinmeyene doğru bir yolculuğa çıkar.

‘Bugün çıkarıp attığım sırtımdan, bir giysi değil, kendi ellerimle parçaladığım ten. Ardımda bıraktığım, bir düşünce de değil, açlık ve susuzluğun tatlandırdığı bir yürek.’

‘Zira aşk, nasıl sizi taçlandırırsa öyle de sizi çarmıha gerecektir. Nasıl serpilmeniz içinse öyle de budanmanız içindir.’

‘Ve alıkoyabileceğiniz herhangi bir şey var mı? Sahip olduğunuz her şey günün birinde verilmiş olacak. Öyleyse şimdi verin, verme mevsimi sizin olabilsin diye ve varislerinizin değil. Çoğu kez ‘Vereceğim, fakat yalnızca layık olana.’ dersiniz. Bağınızdaki ağaçlar böyle demez, ne de meranızdaki sürüler. Yaşayabilmek için verir onlar, zira esirgemek helak olmaktır.’

Popüler Paylaşımlar

Umudunu Kaybetme

Orijinal İsmi: The Pursuit of Happyness Vizyon Tarihi: 2 Mart 2007 Süre: 117 Dk. Tür: Aile , Biyografi , Dram Yönetmen: Gabriele Muccino Senaryo: Steve Conrad Yapımı: 2006 - ABD IMDb Puanı:...