Ana Sayfa Blog

Kol Kırıldı Yen Hani? Sürüden Ayrıldık Kurt Nerede?

0

Sakallarım sızlıyor bu akşam.
Cami avlusunda dizilmiş kehribarlar, kukalar.
Dedikoduya durmuş hacılar.

Üç çocuk vuruyor kıyıma.
Gözleri; toprağın coğrafyası, bakışlar; kaçamak.
Üç çocuk yürüyor önümden yalana ve gölgeye inat; hakikate ve aslına davet.

‘Büyümek nedir?’ diyor birisi ‘karanlık, yokluk’ diyor diğeri.
Geride kalan dönüyor, gözleri gözlerimde ‘unutmaktır’ diyor. ‘Büyümek, unutmaktır.’

‘Hayır!’ diyorum bir feryat bin ağıt.
Bir ihanet yankılanıyor sokaklarda.
Işıktan gölgeler düşüyor önüme.
Ay geliyor ve duruyor karşımda.
Yıldızlar dökülüyor göğsüme, yürüyorum.
Serin bir rüzgâr ayak bileklerimi yalıyor, koşuyorum.
Dizlerim çürüyor tel tek dökülüyorum, her yer boz bulanık.
Beton yığınlardan yakayı kurtarmış bir kaya, bulvarın orta yerinde, yaslanıyorum.
Yıkılmıyor, devrilmiyor yaslandıklarım gibi.

Kayanın serinliğinde, geceyi üçe bölüyorum.
İzafi tüm değer ve değerlendirmelerden uzak, yalın bir ölçüyle.
Bir kompozisyon gibi; giriş, gelişme ve sonuç.
Bir ömür gibi; doğum, yaşam ve ölüm.
Bir sevda gibi; hasret, vuslat ve ayrılık.

Ve kayanın damarlarına işliyorum sesimi
El değmemiş çizgilerine..

Hayır!
Unutmamak, büyük nimet.
Bir bağ bozumunda, üzümün tadını
Hasat vakti bir buğday tanesinin yuvarlanışını
Son nefesini almak için doğrulan bir hastanın hayata tutunma çabasını.
Yıkılan bir surun nedametini
Okşanan bir çocuğun gamzelerini
Unutmamak, büyük nimet.

Ve büyümüyorum! Unutmamak için hiçbir şeyi..

M. Musab ÖNDER

Bir Dakika

0

Gözlerini otobüsün camından dışarıya dikmiş, dışarıdaki nesnelerin bir nehrin akışı gibi önünden akıp gitmesini seyrediyordu. O anda okuduğu bir kitaptan bir cümle geldi aklına; hız pasifleştirir diyordu yazar. Gerçekten de pasif değil miydi? Dışarıda canlı bir hayat vardı ama o bu hayata sadece bir camekândan bakıyor, binaların kaç katlı olduğunu sayamadan, ağaçların meyvelerini göremeden, çiçeklerin rengini seçemeden görüntü bir anda değişiyordu. Kendisi mi akıyordu zamanda ve mekânda yoksa dışardaki nesneler mi? Gözlerini yavaş yavaş otobüsün içerisine doğru kaydırdı. Etrafına çekimser bir edayla göz gezdirdi ve kendisinin ilerlediğine karar verdi. Hâlbuki bir koltukta oturuyordu. İnsan oturduğu yerde nasıl ilerleyebiliyordu, bazı şeyleri aklı almıyordu.


Aklının almadığı şeyler üzerinde çok fazla durmazdı, yine öyle yaptı. Bu defa gözleri ellerine gitti. Elinde iki adet kitap vardı ve boyun askılı koyu lacivert çantasının üzerinde duruyordu. Çantasını da dizlerinin üzerine güzelce yerleştirmişti. Her zamanki alışkanlıklarından vazgeçemiyordu ve gün içerisinde defalarca kol saatine bakmayı da son zamanlarda vazgeçilmez alışkanlıklarından birisi haline getirmişti. Gözlerini usul usul açık kahverengi tonundaki kol saatine doğru kaydırdı. Saat akşam beşe geliyordu. Otobüs yavaş ilerliyor ve o, eve gidince günün yorgunluğunu atabileceği koltuğunu düşlüyordu. Bu alışkanlıkları da aslında zaman bir an önce geçsin ve hedefine bir an önce varsın diye edinmişti. Bugün günlerden neydi diye düşündü sonra ve telefonu alıp da takvimi açmasının ona uzun bir süre geçireceği anlamına geldiğini düşünerek elini cebindeki telefona götürdü. Kılıfı yıpranmış, ekranı çatlak, kilit tuşunun yarısının kırık olduğu telefonu yavaş yavaş cebinden çıkardı ve tam kırık olan kilit tuşuna basacaktı ki öylece kalakaldı. Yaklaşık bir dakika bu şekilde telefon elinde sanki kendisi kilitliymiş de birisinin düğmesine basmasını bekliyormuş gibi sabitlendi. Bir dakika sonra yavaş yavaş çözülmeye başladı. Vücudunu tekrar hissediyor, uzuvlarını hareket ettirebiliyordu. Birden derin bir korkuya kapıldı. Acaba diğer yolcular bu halini görmüşler miydi? Şoför koltuğunun arkasında oturuyor ve yüzü karşıdaki yolculara dönüktü. Bu durum onu bir anlamda bütün gözlerin odak noktası yapıyordu. Başını sakin bir şekilde, yavaşça telefonun ekranından yukarıya doğru kaldırmaya başladı ve gördüğü manzara karşısında derin bir nefes aldı; kimi yolcular kendi hallerinde kendi yalnızlıklarında derin düşüncelere dalmış, kimi kafasını telefona gömmüş sanki define arıyor, kimi kulaklığını kulağına geçirmiş kendisine kurtuluşunun şifrelerini veren bir kişiyi dinler gibi dikkat kesilmişti. Bazılarının yorgun bedenleri artık başlarını taşıyamaz olmuş ve başlar kendilerine dayanak olarak pencere camlarını seçmişti. Bu manzara onu rahatlattı. Demek ki o halini kimse görmemişti. Oldum olası toplum önünde anormal bir davranış sergilemekten çok korkardı. Neyse ki bu tehlike de böylelikle savuşturtulmuştu.


Fakat ne düşünmüştü o an? Nasıl bir düşünce belirmişti ki zihninde donmuş bir göle indirilen balta gibi şok etkisi yaratmıştı. Aslında her şey çok basit ve açıktı; her günü bir önceki gününe eşit olan bir insan bugünün günlerden ne olduğunu neden merak ediyordu?

M. Abdullah Önder

Ve Ben Ölüyorum

0

Güneş eğiyor başını, akşamın  gelişini haber veriyor. Bir çeşme başında soluklanıyorum bir çift kumru suyun serinliğine yaklaşmış, dertleşiyor. Bir çift kurbağa balçıklı suyun içinden gözlerini kısarak beni seyrediyor. Bir kelebek taşın üzerinde “Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nü” okuyor. Kelebeğin kaderine denk düşüyor kaderim, hem kelebeğin hem de tuttuğu kitabın kaderine. Bir idam mahkûmu değilim belki ama benimde son günüm diyorum. Evet! Son günüm bir öğle vakti koyulduğum bu yolda bir öğle vakti son bulacak hikâyem. Günahlarım, sevinçlerim, kuşkularım, sevdiklerim, sevemediklerim, tahammül ettiklerim, güç yetiremediklerim, hayatta oluşlarına anlam veremediklerim hepsi geride kalacak. Bir gün sonra güneş en tepedeyken her şey benim için son bulacak. Sevdiğim şiirler bir başkasının hikâyesinde yer bulacak kendine, eşlik ettiğim türküler başka sızılara derman olacak.

Birkaç yudum alıyorum sudan ve kimsenin rahatını bozmadan devam ediyorum yoluma, yani sonuma. Yalnız kalacağım bir yer arayışım sürüyor. Bir kasaba bulacağım belki, sonra bir orman ve ormanda bir kuytu, bir ağaç dalı ve ölümümden sorumlu olanları açıklayacağım bir mektup yazacak kadar zaman aralığı bulacağım elbette.

Hava kararmak üzereyken geçiyorum kasabadan. Çocuklar gülüyor, büyükler taş atıyor arkamdan. Bir baykuş ağacın dalında feryat figan ediyor “Okuyun! Ne olur okuyun! Mürekkebin akmadığı yerden kan akıyor.” Çocukların tebessümü taşlaşacak, gün gelecek taş tutan ellerin sahiplerine benzeyecekler diye korkuyorum. Büyümek denilen şeyin büyüklere benzemek olduğunu zannedecekler diye telaşlanıyorum. Tüm çocuklar için bir koruma kanunu çıkarıyorum, hemen. Onları şiddetten değil benliklerindeki güzelliklerin yok edilmesinden koruyacak bir kanun. Temiz dünyalarını, gülen gözlerini, kimseyi incitmeyen oyunlarını, annelerine bakışlarını, utançtan kızaran yanaklarını ömür boyu muhafaza edecek bir kanun. Ayak bileğime vuran bir taşla irkiliyorum ve yarım kalan bir hayal ile yola devam ediyorum.

Adımlarımı seyrekleştiriyor, gözlerimi kapatıyorum eski zamanlarda da böyle miydi her şey diye düşünürken bir savaş meydanında buluyorum kendimi. Kılıçlar, gürzler, toplar, tüfekler. Piyade savaşı bitmiş kalabalık iki ordu göğüs göğse çarpışmaktalar. Kalabalığı görünce açıyorum gözlerimi. Kalabalık varsa demek ki aynıymış her şey. Kazanan kanlı bir toprağın, kaybeden yere düşmüş bir itibarın sahibi olacak. Ve kazanan, hiçbir zaman meydanda olmayacak. Adımlarımı sıklaştırıp, gözlerimi kapatıp ileride de böyle mi olacak acaba diye düşünmüyorum. Bir günlük ömrüme, gelecek günlerin telaşını sıkıştırmak istemiyorum.

Bir köy görünüyor uzakta ve bir çoban, kalabalık bir sürünün arkasında. Her çoban gibi sürüsünden mesul, benim mesuliyetim kimde acaba diye sorgulamakta. Tozu dumana katarak bir atlı geliyor arkamdan, çoban bağırıyor ‘çekil beyimin yolundan’ çoban sahibini buluyor. O çoban bu çoban, o sürü bu sürü değil. Mesuliyet sandığın şey, iradeni başkasına teslim edip kendi amelinden sorguya çekilmeyi beklemek hiç değil diyorum, duyan yok. Toz bulutu dağılıyor söğüdün altında bir köylü beliriyor, atımı elimden aldılar diyerek gözyaşları içinde  Çehov’un ‘Acı’ adlı öyküsünü okuyor. Gözyaşlarının düştüğü yerde bir çekirge ‘bu kez adalet için sıçrıyorum’ diyerek düştüğü yerde can veriyor.

Bir telaş sökün ediyor ve seremoni başlıyor. Önce uzaktaki akrabalar haberdar ediliyor, hayattayken feryadını duymayan kim olduğundan bihaber ne kadar yakını varsa üşüşüyorlar çekirgenin başına. Defin işlemleri planlanıyor, mahzun bir eda ile gelen ziyaretçiler yapmacık bir taziyeden sonra yaşamadıkları bir acıyı yorumlamaya çalışıyorlar aralarında. Gidenin henüz toprağı üzerine düşmeden, kalanlar için kazanlar kuruluyor. Taze darılar ve mısırlar ikram ediliyor. Kimse sormuyor bu neyin yemeği kimin ikramı. Çünkü herkes biliyor; bizde matemin ardından hep toklar doyurulur. Sevincin ardından ise çocukların ellerine boş zarflar tutuşturulur.

Güneş gidiyor, gün bitiyor. Çekirgenin yatağı bana benim kaderim çekirgeye denk düşüyor. Çağın ıstırabını yüklenmiş çekirgenin sinesine doğru uzanıyorum. Ömrümün sonuna yetişemiyor, ecelimi başucuma çağırıyorum. Ve ben ölüyorum…

M. Musab ÖNDER

Hayvan Çiftliği

0

George Orwell Kimdir?

İngiliz roman ve deneme yazarı olan Orwell’in aslı adı Eric Arthur Blair’dir. George Orwell1903 yılında Hindistan’ın Motihari kentinde dünyaya geldi. Eton’da öğrenimini tamamladıktan sonra 1922 yılında Birmanya’ya gitti. Hayvan Çiftliği kitabı yazara büyük beğeni ve maddi imkân sağladı. Bir diğer eseri olan 1984 isimli kitabı yazar için daha büyük bir başarı getirdi; fakat yazar, tüberkülozun son evrelerinde olduğu için bu başarısının tadını çıkaramadı. 1950 yılında büyük bir savaştan çıkmış ülkesinin başkenti olan Londra’da hayata gözlerini yumdu.

Hayvan Çiftliği

George Orwell’ın yazmış olduğu “Hayvan Çiftliği” dünya edebiyatında eleştiri türünün en başarılı yapıtlarından birisidir. Kitabını sade bir dille yazan George Orwell, masalsı bir anlatım sergilemiştir. Kitabın alt başlığı da “Bir Peri Masalı” olarak geçmektedir. Fakat, Orwell masalsı ögeleri kullanmak yerine gerçek olaylardan yola çıkmış ve eleştiri türüne farklı bir boyut kazandırmıştır. 1945 yılında ilk basımı yapılan kitap, 1940’lardaki sosyalizmi ele almaktadır. Orwell’ın, kitap kahramanlarını insan olarak değil de hayvan olarak kullanması kitabın daha çok dikkat çekmesini sağlamıştır. Her bir hayvan karakteri aslında her bir insan tiplemesinin örneğidir. Orwell, insan tiplemelerini hayvanlara o kadar iyi uyarlamıştır ki, kitabın sonunda hayvanlar ve insanlar birbirlerinden ayırt edilemez hale gelmiştir. Belki de hayvanlar ve insanlar arasında hiçbir fark yoktur. Önemli olan gücü elinde bulunduran kişinin izlediği yoldur.

Orwell, Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’ni eleştiren ve sosyalizmin pratikteki ve uygulamadaki farkı ustaca dile getirmiştir. Kitapta hayvanlar “Eşitlik” kavramını kendilerine yol olarak belirleseler de, eşitlikten yoksun bir hayat sürmüşlerdir. İktidarda olma isteği, farklı insan tipleri eşitliğe engel oluşturmuştur. Orwell, sistemin ve karakterlerin adını vermeden keskin bir anlatımla kolayca okuyucuya bu tipleri yansıtmayı başarmıştır.

Napoleon adlı domuz gerçek hayatta Stalin’i temsil etmektedir. Çok zeki ve güçlü olan Napoleon, iktidarın tek sahibidir. Kendisine içki içme, yatakta uyuma, insan giysileri giyebilme gibi ayrıcalıklar tanırken, diğer hayvanlar bu uygulamalardan katı şekilde yoksun bırakılır. Snowball isimli domuz da Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybeden Troçki’yi simgelemektedir. Napoleon’a göre kendini daha çok geliştirmiş yaratıcı bir domuzdur. Fakat iktidarın sahibi tarafından sürgüne gönderilmekten kurtulamaz. Squealer adlı domuz, konuşma yeteneği çok güçlü olan, söz oyunlarıyla çevresindeki hayvanları etkisi altına alabilme yeteneğine sahiptir. Napoleon’un sözcüsü olarak da adlandırabileceğimiz Squealer, o dönemde Sovyet yanlısı olan Pravda gazetesini simgelemektedir. Boxer ise zeki olmayan ama çok fazla çalışan bir attır. Kendisine söyleneni hiçbir şekilde sorgulamadan yapan, tek doğrusu ‘daha çok çalışacağım ve Napoleon her zaman haklıdır’ sözleridir. Oysa ölümünün Napoleon’dan geleceğini bilse yine bu kadar çok sadık ve çalışkan bir at olur muydu bilinmez. Muriel de domuzlar kadar olmasa da okumayı söken bilgili bir keçidir. Bu özelliğinden dolayı yöneticilere eleştiri yöneltebilecek olan işçi kesimini simgeler. Fakat inancını yitirmiş olmasından dolayı domuzlara karşı sesini çıkaramaz. Jones, kitapta çiftliğin sahibi olan insandır. Hayvanların bakımını ihmal eden, sürekli içki içen ve ayaklanmaya sebep olan karakterdir. Gerçek hayattaki çarlık dönemini simgelemektedir. Son olarak köpekler ise Napoleon’un korumalığını üstlenen, gerçek hayatta Sovyet Gizli Birliği’ni simgelemektedir. Çok fazla ortalarda gözükmeseler bile etkilidirler. Napoleon onları özel olarak eğitmiş ve Snowball’ın sürgüne gönderilmesinde büyük rol oynamışlardır.

Jones’in çiftliği önemsememesi ve hayvanların yaşadıkları sefil hayat çiftlikte bir ayaklanmaya neden olur ve Jones hayvanlar tarafından kovulur. Beylik çiftliğinin yeni adı hayvan çiftliği olarak değiştirilir. Zeki hayvanlar olarak bilinen domuzlar bu ayaklanmaya öncülük eder ve liderliği üstlenir. Hayvanların önünde artık yeni bir hayat vardır. Yepyeni bir düzen kurulur. Herkes eşittir, hiçbir ayrımcılık gözetilmeden, kendi ürettiklerini eşit şekilde paylaşarak tüketme hakimdir. İnsanlara benzemek, onlarla ticari ilişkilerde bulunmak yasaktır. Yedi madde şeklinde sıralanan bu kuralları çiğnemek söz konusu bile değildir. “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” düşüncesiyle hareket edilir. Bütün hayvanlara okuma-yazma dersleri verilir. Fakat Muriel ve domuzlardan başka okumayı söken neredeyse hiçbir hayvan olmaz.

Buna rağmen herkes hayatından memnundur. Ancak zamanla işler tam tersine döner. Lider domuzlardan Snowball, Napoleon adlı domuzun öncülüğünde köpekler tarafından sürgüne gönderilir. İktidarın tek sahibi artık Napoleon olur. Asla çiğnenmeyecek olan kuralları bir bir çiğner. Hayvanları da Squaler sayesinde kolayca kandırmayı başarır. Sürekli çalışmalarına rağmen hayvanların aç bir şekilde uyuduğu günler bile gelir. Tüm çiftlik Jones’in zamanına dönüşür. Acımasız, baskıcı bir diktatörlük meydana gelmiştir. Hayvanlar çalışmaktan bunu bile fark edemez. Bir akşam vakti domuzlar bir ziyafet verir ve insanları işbirliği için davet eder. Büyük bir masanın etrafında toplanan domuzları ve insanları gören diğer hayvanlar olan biteni şaşkınlık içinde pencereden izler. Çünkü hayvanlarla insanların yüzlerini ayırt edemezler.

Heiran

0

Orijinal İsmi: Heiran
Vizyon Tarihi: 2009
Süre: 88 Dk.
Tür: Dram
Yönetmen: Shalizeh Arefpoor
Senaryo: Naghmeh Samini , Shalizeh Arefpoor
Yapımı: 2009 – İran
IMDb Puanı: 7,0

Özet ve Detaylar

İranlı bir lise öğrencisi olan Mahi, savaştan kaçarak yasadışı yollarla ülkeye girmiş Afgan işçi Heiran’a aşık olur. Ancak ailesi, kızlarının bir Afgan’la evlenmesini istememektedir. Mahi’nin ailesiyle aşkı arasında bir tercih yapması gerekecektir.

Serçelerin Şarkısı

0

Orijinal İsmi: The Song of Sparrows
Vizyon Tarihi: 2008
Süre: 96 Dk.
Tür: Dram
Yönetmen: Mecid Mecidi
Senaryo: Mecid Mecidi, Mehran Kashani
Yapımı: 2008 – İran
IMDb Puanı: 7,9

Özet ve Detaylar

Karim, Tahran’ın dışındaki bir deve kuşu çiftliğinde çalışmaktadır. Küçük evinde ailesi ile sade ve mutlu bir hayat sürmekteyken bir gün deve kuşlarından biri kaçar. Karim bundan sorumlu tutulur ve çiftlikten kovulur. Kısa bir süre sonra, büyük kızının işitme cihazını tamir ettirmek için şehre iner, ama motosikletli taksi sürücüsü olduğu sanılır. Karim böylece yeni mesleğine başlamış olur; sıkışık trafiğin içinde insan ve yük taşır. Ancak her gün uğraştığı insanlar ve malzemeler Karim’in cömert ve dürüst karakterini değiştirmeye başlar ve karısı ile kızlarının mutsuzluğuna yol açar. Karim’in bir zamanlar o kadar el üstünde tuttuğu değerleri geri kazanmasını sağlamak en yakınlarına kalmıştır.

Ve Ben Yürüyorum

0

Şehrin asfaltından yüzüme vuran yalın sıcaktan bir an önce kurtulmak istiyor ve adımlarımı sıklaştırıyorum. Kafamı kaldırmamamalıyım diye düşünüyorum. Daha çabuk giderim böylelikle, bir an önce kurtulmalıyım bu kargaşadan, bitmek tükenmek bilmeyen bilinmezlikten.


Yerde kaynaşan bir karınca yuvası takılıyor gözüme, eğiliyorum. Büyükçe bir karınca “Boşuna acele etme her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.” Diyor. Ben nasıl anlatayım şimdi sana güzel karınca, can karınca benden mesuliyet kalktı. Ben kılıcımı taşa vurdum. İnzivaya hicret ediyorum. Hicretin sorumluluğu da kalktı üzerimden, ecelime doğru gidiyorum. Ben bu çağdan korkuyorum korkanın mesuliyeti olmaz, rızık endişesiyle yaşadım bugüne dek rızkının endişesine kapılanın imanı olmaz.


Yürüyorum, biraz hızlı biraz yavaş adımlarla. Bir gölgelik denk geliyor, çıkmak üzereyken şehrin ihtiras kokan sokaklarından. Yüksekçe bir yer, serin bir gölgelik neredeyse kuş bakışı ayaklarımın altında bütün şehir.

Bankamatik önüne yığılmış terli kalabalıkları,

torunlarının başını okşayacak merhamet yüreklerine yer etmemiş ancak çay bahçelerinde ülke meselelerine çözüm üretme sahtekarlığına soyunmuş ihtiyarları,

vitrin önlerinde çocuklarını ayak bağı gören anneleri,

babasına isyan eden gençleri,

okul çıkışı öğretmenini bıçaklayan talebeleri,

izmaritini yere atarken simite çıplak elle dokunduğu için simitçiyle kavga eden adamı,

titreyen ellerini birbirine sıkıca kenetlemiş okul kaçağı liseli aşıkları,

mazlum ve yoksul halklar için sloganlar atıp bir yemeği hak ettik diyerek şehrin lüks lokantalarından birinde söyledikleri kebabı iştahla yiyen yığınları seyrediyorum bir süre.

Uzun süredir şahit olduklarım, hep seyirci kaldıklarım, buğzetmekten öteye varamadıklarım kuş bakışı önümdeler.


Ayak ucuma düşen cevizin toprağa dokunduğunda çıkardığı tok sesle irkiliyorum sonra. O vakit anlıyorum bir ceviz ağacının altında gölgelendiğimi. Başımı kaldırıp baktığımda cevizin dalında iki sincabın kavgasına şahit oluyorum. İşte diyorum çetin bir çıkar çatışması ve kaybedenler. Bir karga, önümden alıp götürüyor, yeşil kısmı patlamış cevizi. Ve kazanan, yine pusuda bekleyenler.


Yola koyuluyorum yeniden.

Ben adım attığımda belki bir bebek, öğle uykusunda rüyasını bekliyor.

Bir anne, uyanacak bebeği için sütünün gelmesini bekliyor.

Bir nine, yemeğe katmak için kasaba gönderdiği öksüz torununun getireceği yüz gram kıymayı bekliyor.

Bir baba, maaşına zam bekliyor.

Bir memur, terfi bekliyor.

Bir çocuk, sokakta annesinin balkondan sarkıtacağı suyu bekliyor.

Bir sokak, kenarına bırakılmış kartonları toplaması için çocuğunu bekliyor.

Bir delikanlı, sevdiği kıza açılmak için doğru zamanı bekliyor.

Sınırda bir asker, vatanı bekliyor.

Belki bir gelin, akşam eline yakılacak kınayı bekliyor.

Bir dilenci, avucuna sıkıştırılacak bozuk parayı bekliyor.

Çaresiz bir genç, kurtarıcı bekliyor.

Benim adımlarımla, beklenenler ve bekleyenlerin kaderi denk düşüyor. Ben yolu adımlarken oluyor tüm bunlar belki de ne ben yürüyorum ne de tüm bunlar oluyor….

M. Musab ÖNDER

Gandhi

0

Orijinal İsmi: Gandhi
Vizyon Tarihi: 1982
Süre: 191 Dk.
Tür: Biyografi, Dram, Tarih
Yönetmen: Richard Attenborough
Senaryo: John Briley
Yapımı: 1982 – İngiltere
IMDb Puanı: 8,0

Özet ve Detaylar

Yüzyılın ilk yarısında İngiliz sömürgesi altındaki Hindistan’da geçen film, bağımsızlık mücadelesi için İngiliz yönetimine karşı “Pasif Direniş”i örgütleyen Mahatma Gandhi’nin hayatından bir kesit anlatıyor. En iyi biyografik çalışmalardan biri olarak kabul edilen Gandhi, 11 dalda aday olduğu Oscar ödüllerinden “en iyi film” ve “en iyi yönetmen” dahil tam 8 ödülle döndü. Gandhi rolünde sinema tarihinin en iyi performanslarından birine imza atan usta oyuncu Ben Kingsley’nin ise “en iyi erkek oyuncu” dalında heykelciğe uzanmasıysa pek zor olmadı. Cenaze sahnesinde yaklaşık 300.000 kişinin yer almasıyla da bir film sahnesinde yer alan en kalabalık insan sayısı rekorunu da elinde bulunduran film, çarpıcı sahneleriyle hafızalardan silinmeyecek bir yapıt.

Altıncı Koğuş

0

Anton Pavloviç Çehov Kimdir?

29 Ocak 1860 Taganrog Rusya doğumludur. Babasının baskısı ile kilise korosunda ilahi söyleyen yazar, ticarette başarı sağlayamayan babasının yerine dükkan işleri ile de ilgilendiğinden lise eğitimi çok uzamıştır. Bir süre Yunanlı çocukların devam ettiği yerel bir okulda okuyan Çehov, daha sonra on yıl boyunca lisede Yunan ve Latin klasikleri ile temel bir eğitim görmüştür. 1876 yılında babasının iflas etmesinin üzerine ailesi Moskova’ya göçtüğünde, kendisi bir ağabeyi ile beraber Tagangrog’da kalarak lise eğitimine devam etmiştir. 1879 yılında liseyi bitiren Anton Pavloviç Çehov, Moskova’ya giderek tıp fakültesinde girdi, 1884 yılında da doktor oldu. Öğrenimi sırasında da ailesine katkı sağlamak için çeşitli dergilerde yazaılar yazdı. Üniversiteyi bitirdikten sonra hekimliğe başlayan yazar, “Cerrahlık”, “Cansız Ceset”, “Kaçak” adlı hikayelerini bu dönemde yazdı. Hekimlik çok vaktini aldığında hekimliği bırakarak yazarlığa yöneldi. Yazarlığında hekimliğinin izleri görülmektedir.

Yazarın en ünlü öyküsü olan Altıncı Koğuş 1892 yılında yayınlandı. 1894 yılının bir bölümünü yurtdışında geçirmiş ve vereme yakalanmıştır. Tedavi için Kırım’a giden Anton Pavloviç Çehov, 1895 yılında “Martı” oyununun ilk versiyonunu yazdı.Anton Pavloviç Çehov’un bütün yapıtları ölümünden 40 yıl sonra 20 cilt halinde yayınlanmıştır. Bu yayının 8. cildinde Çehov’un sayısı birkaç bine ulaşan mektupları yer almaktadır. Anton Pavloviç Çehov, 15 Temmuz 1904 yılında Badenweiler, Almanya’da hayatını kaybetti.

Altıncı Koğuş

Çehov bir taşra kasabasındaki akıl hastanesinde geçen bu novellasında, eğitimli bir hasta olan İvan Dmitriç ile Doktor Andrey Yefimıç arasındaki felsefi çatışmaya odaklanır. İvan Dmitriç maruz kaldıkları adaletsizliğe, içinde yaşamaya zorlandıkları berbat koşullara karşı çıkarken, Andrey Yefimıç bunları görmezden gelmekte ısrar eder ve durumu değiştirmek için kılını bile kıpırdatmaz. Doktor sonunda içine düştüğü “felsefi” yanılgının farkına vardığında ise artık iş işten geçmiştir.

Ana karakterlerden Dmitriç kendisini sürekli endişe içinde bulur ve herhangi bir suç işlememesine rağmen devamlı takip edildiğini düşünür. Paranoyak bir izlenim veren Dmitriç en sonunda Altıncı Koğuş’a yatırılır. Bu akıl hastanesinde kaldığı koğuş oldukça kötü durumdadır ve hastalarla ilgilenilmektedir. Dmitriç de maruz kaldığı bu durumdan şikayetçidir, yaşadıkları zorbalıklara ve adaletsizliklere karşı çıkmaktadır.

Koğuşta kalan beş kişinin doktoru olan Andrey Yefimıç ise kendi statükosunun devamlılığını isteyen, mevcut durumu değiştirmek için hiçbir şey yapmayan bir kişi görünümündedir. Kitap düşkünü olan Yefimıç de birtakım felsefik sorgulamalar yapmaktadır ve görece yalnız bir insandır. Nitekim bir gün Altıncı Koğuş’a uğrar ve Dmitriç ile sohbet eder. Dmitriç onun bir casus olduğunu düşünse bile Yefimıç’in hastane ve hapishane kıyası sonrasında düşüncesi değişir. İkilinin felsefik konuşmaları bir süre devam eder. Bu konuşmalarda Dmitriç doktoru mağlup edercesine küçümser fakat Yefimıç yaşadığı yalnızlık ve konuşacak kimsesi olmaması gibi nedenlerden ötürü onunla sohbet etmekten mutluluk duyar. İşte ikilinin bu sohbetlerine gizlice tanıklık edenler doktorun da hasta olduğu düşüncesine kapılır. Yerel yönetimin olağan toplantısı görünümündeki bir davete icap eden Yefimıç için yolun sonu gözükmektedir. Sohbet sırasında uzmanlarca sınandığını fark etmez ve koltuğundan olmasına giden süreç hızlanır. Devamında maddi durumunun da kötüye gitmesi arkadaşlarının tedavi önerisine sıcak bakmasına neden olur. Yefimıç da hastalarının kaldığı Altıncı Koğuş’a kapatılır. Kısa bir süre sonra da hayatını kaybeder.

Bıçaklar Çekildi

0

Orijinal İsmi: Knives Out
Vizyon Tarihi: 2019
Süre: 133 Dk.
Tür: Gizem, Suç, Dram
Yönetmen: Rian Johnson
Senaryo: Rian Johnson
Yapımı: 2019 – ABD
IMDb Puanı: 7,9

Özet ve Detaylar

Bıçaklar Çekildi, ünlü bir yazarın ölümünün ardındaki sırrı ortaya çıkarmaya çalışan bir dedektifin hikayesini konu ediyor. Ünlü bir suç roman yazarı olan Harlan Thrombey, 85. yaş gününde evinde ölü bulunur. Meraklı bir dedektif olan Benoit Blanc, gizli bir şekilde cinayet araştırmasında yer almaya başlar. Harlan Thrombey’nin ailesine soruşturma için başvurulur, ancak aile tam anlamıyla işe yaramazdır. Blanc, yüzeyde görünenlerin altını kazarak ve tüm yalanları ortaya çıkararak Thrombey’nin ölümünün ardındaki gerçeği bulmak için zorlu bir mücadeleye girişir. Dedektif, araştırmasını ilerlettikçe, saklı kalan birçok gerçek ortaya çıkar.

Popüler Paylaşımlar

Ölü Ozanlar Derneği

Orijinal İsmi: Dead Poets SocietyVizyon Tarihi: 13 Nisan 1990Süre: 128 Dk.Tür: Dram, EğitimYönetmen: Peter WeirSenaryo: Tom SchulmanYapımı: 1989 - ABDIMDb Puanı: 7,5 Özet ve Detaylar 50'lerin Welton Akademisi, ciddi, disiplinli ve akademik çevrelerde saygınlığı yüksek...