Bir çocuk, henüz sekiz yaşına yeni adım atmış, bahçesinde koşacağı bir okulu, yeşilliklerinde oynayacağı bir parkı olmayan, evlerin enkazında yiyecek aramaktan tırnakları toprak dolmuş, belki aylarca aynı elbiseyi giymek zorunda kalmış, dünyaya açılan tek penceresi annesi olan bir çocuk. Bütün hayallerini mutfaktaki mavi kareli masa örtüsüne bakarak kurmuş, umutlarını o masada biriktirmiş, bir çocuk. Her gece, başını yastığa her koyuşunda ölümü nefesinde hisseden, şafak sökerken ansızın kopan bir gürültüyle dünyası, umutları, kurduğu oyunları enkaz altında kalan, hayalleri pencere demirlerine ve molozların arasına sıkışmış bir çocuk.

Götür beni demişti, bir unutuşa doğru götür beni. Ayın kırgın ışıkları düşüyordu saçlarına, tozdan keçeleşmiş saçlarına. Genzini yakan kan kokusu ve et yığınlarının arasından geçti. Zamanda kaybolmayı diledi. Yürüdü, yürüdükçe arkasında kalan şehrin ışıkları ufalıp yaklaştığı şehrin ışıkları büyüyordu. Yönü mü aydınlıktı geri de kalanlar mı? Her adımda daha hızlı sayıklıyordu. Kalbim kaç parça? Kaç kişi daha eksildi?

Sağ omzuna döndü yaz dedi, yalnızca yaz. Babamın, bana nasıl siper olduğunu, evlatları üzerinde can veren annemi ve kardeşlerimi. Sol omzuna döndü, yaz dedi, yalnızca yaz. Bizlere, nesli tükenen kuşlar kadar değer biçmeyenler, kürsülerde adalet nâraları atarak ayakta alkışlanma bekleyenler, dünyada cenneti yaşamak için bizlere her an her dakika cehennemi solutanlar neredeler? Biz bedel öderken bilmem kaçıncı uykuya dalanlar neredeler? Nerede beklenen ulak? Nerede kalp ve merhamet? Günahımız kimin boynundaysa onları daha görünür yaz. Bir gün gelir; denizler kaynatılır, dağlar yürütülür, yıldızlar dökülür ve gök yarılır. Ve sonra gün, bizim için de doğar elbet. Sen yaz, sadece yaz…

Osman Furkan KARATAŞ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here