İnsan sistemlere, bazı soyut kavramlara o derece bağlıdır ki, mantıktan yana olmak için gerçeği bile bile değiştirmeye, gözlerini kapayıp kulaklarını tıkamaya razı olur.

Her şey bir cetvele göre hesaplanınca insana yapacak bir şey kalmaz ama buna karşılık her şey son derece makul olur

Baylar, bazı sorular içimi kemirip duruyor; ne olur bana bunların çözümünü verin. Mesela siz insanı eski alışkanlıklarından vazgeçirmek, iradesini bilimle, sağduyuyla bağdaşacak tarzda düzenlemek istiyorsunuz fakat insanlarda böyle bir ıslahın sadece mümkün değil, aynı zamanda mecburi olduğunu nereden biliyorsunuz?

M. Dostoyevski /Yeraltından Notlar

Dünya büyük bir hapishane, bizlerse modern mahkûmlarız. Modernitenin en önemli parametrelerinden birisi denetimdir. Modernite, insanları denetim altına alır ve kontrol eder. Bunun içinse gözetim gerekir. Bu yüzden günümüz toplumlarındaki modern iktidarlar, insanları ve toplumu tamamen gözetim altına almışlardır. İnsan, kişisel hayatı dâhil olmak üzere bütün varlığı ile sürekli izlenmekte ve bir anlamda siyasetin malzemesi yapılmaktadır. Bugün evimizden dışarıya adımımızı attığımız andan itibaren, yaptığımız her eylem ve faaliyet neredeyse saniyesi saniyesine kayıt altına alınmaktadır. Caddelere ve sokaklara yerleştirilen mobeseler, bindiğimiz otobüslerde ve metrolarda gözlerini üzerimize dikmiş kameralar, kamu merkezlerine yerleştirilmiş görüntülü kayıt sistemleri ve daha nice gözetim aracı… Aslında uzaya gönderilen uydular aracılığı ile tüm dünyayı gökyüzünün derinlikleri arasından dikizleyen bir sistemi düşündüğümüzde bunları saymanın da pek bir anlamı kalmıyor. Dahası, evlerimiz gibi sadece bize ait olan mahrem ve özel mekânlarımızda acaba ne kadar özgürüz? Kullandığımız telefonlar ve bilgisayarların kameraları gerçekten sadece biz onları açtığımız zaman mı kayıt yapıyor? Bu belki birileri tarafından komplo teorisi olarak düşünülebilir fakat telefon ve bilgisayarlarımıza indirdiğimiz programlar vasıtası ile bilgilerimize rahatça ulaşabilecekleri apaçık bir gerçek.

İnsan, dışarıdan gözetlenerek, her hareketi izlenerek denetim altına alınmaya, kontrol edilmeye çalışılıyor. İktidarların nefesini her an ensemizde hissediyoruz. Sanki birer makine gibi dizayn edilmeye çalışılıyoruz. Ailelerin kaç çocuğa sahip olması gerektiği, normal bir insanın kilosunun ne kadar olması lazım geldiği, sağlıklı bir vücuda sahip olabilmek için günlük atmamız gereken adım sayıları ve koşmamız gereken mesafe, günlük kaç öğün yemek yememiz ve ne kadar kalori almamız ve daha nice dayatma her gün kitle iletişim araçları ile zihnimize pompalanıyor. En acıklı ve üzücü tarafı ise bu durumun insanların faydasına yapılıyor gösterilmesi ve bizlerinde buna aldanması. Normal olanın sınırları çizildiği andan itibaren onun dışında kalan her şey anormale dönüşüyor. Peki, normali kim belirliyor? Normalin sınırlarını kim, hangi ölçütlerle ortaya koyuyor? Bugün, bilim adıyla gerçekleştirilen neredeyse bütün ilerlemeler, insanın sıkışıp kaldığı hücresinde ki parmaklıkların sayısını arttırmaktan başka bir şey yapmıyor. Hayat, her anı önceden hesaplanıp da yön verilecek kadar basit bir forma sahip değildir. İnsanın tahmin edemeyeceği kadar kompleks, karmaşık ve dinamiktir. Fakat ideolojiler ve günümüz bilimciliği, onu buzdolabının soğuk raflarına yerleştirerek dondurmaya çalışıyor. Bilimi sorgulamadıkça ve ona ahlaki bir değer katan bir üst mekanizma oluşturmadıkça zamanla daha fazla gözetim ve denetim altına alınacağımız aşikâr. Hümanizma ile kendisini tanrının yerine koyma iddiasında bulunan insan, bu dünyada kendi cennetini yaratmaya çalışırken hayatlarımızı cehenneme çeviriyor. Üretilen bütün ütopyalar kaçınılmaz olarak distopyaya dönüşüyor ve dünya git gide daha da yaşanmaz bir hal alıyor. Geçmişte yaşanan acı tecrübeler ibret olmuyor. Küreselleşmeyle beraber küçük bir köy haline gelen dünya, gözetime ve denetime daha da açık hale geliyor. Zaman ve mekân sıkıştıkça insanın hücresi daralıyor.

Burada, ilk kez 1791 yılında Jeremy Bentham tarafından, hapishaneler, akıl hastaneleri ve çalışma kampları gibi kamusal kurumlarda gözetleme amacıyla kullanılacak bir “kontrol evi” fikrini betimlemek için ortaya atılmış olan “panoptikon” terimini vurgulamak gerekiyor. Panoptikon; “merkezi bir kontrol kulesi etrafında inşa edilmiş, hem kontrol memurunun hem de orada tutulan insanların sürekli gözetildiği, açık tek hücrelerden oluşan daire şeklinde bir yapıydı.” Michel Foucault bu fikre “Hapishanenin Doğuşu” adlı eserinden önemli bir yer ayırır. Foucault, panoptikonu, bir görünürlük alanı yaratması nedeniyle bir iktidar aygıtı olarak tanımlar. Bu kurumları düşündüğümüzde, orada tutulan insanlar; gardiyanlar, muhafızlar ve bekçiler tarafından sürekli gözetim ve denetim altında tutulmaktadır. Yine bu tür kurumlarda katı bir hiyerarşi mevcuttur. Foucault işte bu panoptikon modelini dünya için bir metafor olarak kullanır ve dünyanın artık bir panoptikon anlayışı ile inşa edilmiş bir hapishaneye dönüştürüldüğünü ifade eder.

Son olarak, iktidarların insanları gözetim yoluyla nasıl denetim altına aldığını, birer nesne haline dönüştürdüğünü ve insanların da bu durumun kendi iyilikleri için yapıldığını sanarak nasıl aldandıklarını bir örnekle açıklayalım. Steven Spielberg tarafından yönetilen ve 2002 yılında vizyona giren “Azınlık Raporu” (Mınority Report) filmi, bir distopya örneği olup, modern toplumlardaki iktidarların insanları gözetim yolu ile nasıl denetlediğini bizlere görsel bir şölenle sunmaktadır. Film başlı başına bir inceleme konusu olmakla beraber, orada çekilen bir sahne, üzerinde durduğumuz konuyu somutlaştırması açısından biçilmez bir kaftandır. Filmde “Ulusal Suç Öncesi” adı ile kurulan bir sistem bulunmaktadır. Bu sistemde, işlenecek cinayetler, onları önceden gören pre-coglar (kâhinler) tarafından haber verilmekte ve sistem adına çalışan dedektifler hızlı bir şekilde cinayetin işleneceği (ki bu bir ihtimaldir, cinayet işlenmeyebilir de) mekâna gidip katil olmaya nazmet olan kişiyi derdest eder ve kurdukları modern bir hapishaneye yerleştirirler. Suç öncesi sistemi için çalışan ve onun kurulmasında etkin bir rol oynayan dedektif John Anderton bir gün sistemin açığını bulur ve bu durumun üzerine giderek sistemin kusurlarını açığa çıkarmaya başlar. Fakat sistemin gerçek sahibi olan Lamar Borgess tarafından, sistemin açığından da faydalanılarak kendisine tuzak kurulur. John Anderton bir gün, bir sonraki katilin kendisi olduğunu görür ve artık o, dedektifler tarafından aranan bir katildir. Anderton dedektiflerden kaçar ve sistemin kusurlarını bütün insanlara göstermek için bir mücadeleye girişir. Film 2054 yılında geçmektedir ve böyle ileri bir tarihte insanlar artık havada uçan arabalara binmekte, elektronik gazeteler okumakta, günlük yaşamlarının her anında kameralar tarafından gözleri okunarak kimlik kontrolleri yapılmaktadır. Anderton’da gözlerinden kimliğinin okunmaması için eski bir doktorun bulunduğu bir binaya giderek gözlerini başka gözler ile değiştirir. (Suçlular, gözlerinden kimlik kontrolleri yapılmasını engellemek için bu işle uğraşan doktorları bularak gözlerini başka insanlardan alınan gözlerle değiştirebilmektedirler.) İşte tam bu sırada dedektifler binaya baskın düzenler. Dedektifler ellerinde bulunan örümcek kameraları binaya salar ve bu kameralar insanların gözlerinden kimliklerini okuyarak onlara haber verir. Binadaki bütün odaları tek tek dolaşan bu örümcek kameralar; mutfaklarında kavga eden çiftlerin özel yaşam alanlarına, çocuklarıyla vakit geçiren ailelerin evlerine, hatta insanların yatak odalarına kadar girerek onların gözlerini tararlar. Fakat işin tuhaf tarafı, bu durumun insanlar tarafından gayet normal karşılanması ve göz taramasından sonra insanların yapmakta bulundukları faaliyetlerine kaldığı yerden devam etmeleridir. Binada bu durumdan korkan ve ağlayarak tepki gösteren sadece bir çocuktur. Yetişkinler yalnızca kendilerine ait olan özel alanlarının böyle bir müdahaleye açık olmasına aldırmazlar. Çünkü iktidar; onların yaşamlarını güvence altına almış, insanların yaşama hakkını bir anlamda elinde bulundurarak onları kendisine her koşulda itaat eden uysal bedenler haline getirmiştir. Ulusal suç öncesi sistemi, gelecekte meydana gelebilecek olan bir cinayeti önleyebilmek için insanların yatak odalarına bile girme hakkına sahiptir. Belki günümüzde bu kadar gelişmiş gözetleme sistemleri yok fakat her geçen gün böyle bir geleceğe adım adım yaklaşmakta değil miyiz?

Düşün ve hisset, bunca dayatmaya rağmen acımıyor mu ruhun? Hem talipsin gökyüzünde kanat çırpmaya hem de razısın sana çizilen sınırlara. Şimdi kaldıysa biraz vicdanın, elini oraya götür ve sor kendine, neydi özgürlük?

M. Abdullah ÖNDER

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here