Bir kemoterapi seansında tanıştık Selim ağabeyle. Demir ustası, otuz üç yaşında. Sağ bacağı doğuştan kısa. Karşı yataktan gülümsüyordu.

-‘Geçmiş olsun.’ Diye seslendi.
-İki büklüm. ‘Eyvallah, sağ olasın.’ Diyebildim.
-Alışırsın dedi. İlk zamanlar zordur ama alışırsın.
-Senin keyfin yerinde galiba, gülümsediğine göre.

Tekrar gülümsedi. ‘Her tebessümüm, acım nispetince. Henüz çocuk yaşlardayken aldım ilk yaramı. Mahallede, okulda kaçacak yer arayarak, soluk soluğa girdiğim duvar diplerinde kotardım çocukluğumu. Fişleyen, damgalayan, suçlayan, kirli hissettiren bakışlardan kaçamadım, ezildim. Yanlış işler yaptım, utancımı bir nebze olsun bastırabilmek için. Bir yol bulamadım, ne yolcu olabildim ne de yol. Gençlik nedir bilemeden, bıyıklarımın yeni terlediği bir arafta hastane koridorlarında buldum kendimi. Bir dizi tetkik, tanı ve ilaç. Başım karıncalanarak, gözlerim karararak alıştım ilaçlara. İlk neşteri ortaokulu henüz bitirdiğimde, ikincisini ise demir dövmeye yeni başladığımda yedim. Üç ağır kazadan bedenime hafif, ruhuma ağır yaralar alarak kurtuldum. Yine sedyede narkoz alırken buldum kendimi. Doğruldum, silkindim ve hayata tutundum. Evlendim. Çakır gözlü bir oğlum oldu. Sessiz bir huzurun kollarına bıraktım kendimi. Çok geçmeden ciğerimdeki acıyla acil koridorlarında açtım gözümü. Her şey tüm yaşanmışlıklar, bir taş gibi kara kaplı göğsümün üzerine oturdu. Hayat yine yakın etmişti bana, uzak olanı, bilinir kılmıştı bilmediklerimi. Kanserle tanıştım ve zamanla öğrendim ne idi nükleer tıp, kemoterapi, radyoterapi, hematoloji ve onkoloji. Yine bir neşter yarası ve gidip geldikçe yiten hayatlara şahit olduğum hastane koridorları peyda oldu. Defalarca girdiğim kemoterapilerin ardından hastaneye her gidiş gelişimde eksilenlerin sayıldığı bir oyun oynadım, aylarca. Damarlarım yandı, kurşun döküldü uzuvlarıma. Pencere kenarlarına, yatak kollarına, sandalye sırtlıklarına dayanmış çaresiz yüzler, ölebilmek için yalvaran bakışlar gördüm. Hayatın çokça acı ve her acının bir tecrübe olduğunu öğrendim. Senin anlayacağın ıskalayacağım bir hayatım bile olmadı ama hayat beni her defasında ıskaladı. Tüm bunlardan bana bu tebessüm kaldı. Ve ben de her daim güldüm.

-Hemşire hanım. Selim ağabey nerede? Göremedim bugün.
-Geçen hafta ex oldu.
-Demek oyunda el bana geçti.
-Efendim?
-Yok, bir şey

Selim ağabey. Otuz üç yaşındaydı, hep ayrıldı, hiç bütün kalamadı, bir yanı uzun bir yanı kısaydı, birçok kez öldürdü, öldü ve dirildi. Çokça güldü ama ne fayda içindeki acıyı bir türlü dindiremedi. Hayat, son kez ıskaladı onu. Ölümü bile yakıştıramadılar. Ex oldu. Ardında sessiz bir huzur ve çakır gözlü bir oğlan çocuğu bıraktı.

M. Musab ÖNDER

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here