Fyodor Mihayloviç Dostoyevski şüphesiz dünyanın gelmiş geçmiş en büyük romancılarından birisidir. Genellikle eserlerindeki karakterlerin psikolojik durumlarını, ruh hallerini en ince ayrıntılarına kadar betimleyerek okura yansıtması, onu bu denli büyük bir yazar yapmıştır. Yine Dostoyevski, romanlarında felsefi meseleleri de alttan alta tartışarak insanı düşünmeye sevk etmektedir. Romanlarındaki en önemli özelliklerden birisi ise tartıştığı meseleleri karakterlere öylesine nüfuz ettirir ki, kendinizi gerçekten farklı görüşleri savunan insanların bir araya gelerek derin tartışmalara girdiği bir ortamda hissedersiniz. Fakat başınızı yavaşça yukarı kaldırdığınızda öyle bir ortamda olmadığınızı, elinizde bir kitap yer aldığını ve sayfaların içerisinde kaybolduğunuzu görürsünüz. Yine Dostoyevski, eserlerinde kendi görüşüne aykırı düşünceler besleyen karakterleri pasif bir durumda çizmez, aksine onlar görüşlerini sonuna kadar savunmayı sürdüren ve konuya onların açısından bakıldığında da gayet de haklı görülebilecek karakterlerdir. Bu da bize her ne kadar bir ahlakçı olsa da, onun romanlarının temelde bir ideolojisi olmadığını gösterir. O, hayatı arar. Önemli olan hayattır, akıştır. Ona göre her an bin bir türlü olasılıkların gerçekleşme potansiyeline sahip olan bu hayatı donduramayız, belirli kalıpların içerisine sokamayız.

1866 yılında yayımlanan “Suç ve Ceza” da, hayatın bu akışkanlığı içerisine yerleştirilmiş bir roman olarak karşımıza çıkar. Dostoyevski, “Suç ve Ceza” da pek çok şey üzerinde durur. “Üstün İnsanlar” ve “Sıradan İnsanlar” diye adlandırdığı ve temelinin aslında Hegel’e dayandığı felsefi bir tartışma yapar. Romanın başkahramanı Rodion Romanoviç Raskolnikov’a göre insanlar ikiye ayrılırlar: “Üstün insanlar” ve “Sıradan İnsanlar”. Tarih boyunca halklar eşitsizliklere ve haksızlıklara boyun eğerken, bazı insanlar ortaya çıkmış ve her türlü toplumsal normu çiğneyerek toplumun gidişatını değiştirmişlerdir. Bunlar üstün insanlardır ve dönemlerinde hoş görülmemiş ama daha sonra gelen insanlar bunları kahraman olarak nitelemişlerdir. Bu üstün insanların ayrıca toplumun yararı adına her türlü kötülüğü işleme yetkileri de bulunmaktadır çünkü güçlüdürler. Sıradan insanlar ise toplumun normlarına karşı tam itaat göstermekte, her ne kadar ezilse, aşağılansa ve yoksulluk içinde yaşasa da içinde bulunduğu bu vahim durumdan kurtulmak için hiçbir girişimde bulunmazlar. İşte Raskolnikov artık sıradan bir insan olmak istemez ve kendisinin aslında üstün insanlardan olduğunu herkese göstermek ister. Peki, gerçekten bu teori doğru mudur ve üstün insan olduğunu herkese kanıtlamak için giriştiği eylem sonucunda eskisi gibi olabilecek midir? Dostoyevski bu soruların cevabını Raskolnikov üzerinden ince ince işlemektedir romanda.

“Suç ve Ceza” işlenen bir suçun nasıl değerlendirilmesi gerektiği, bir kötülüğün birçok iyiliğe yol açabilmesi halinde o kötülüğü yapmanın meşru olup olamayacağı sorusunu hepimizin zihninde oluşmasını sağlar. Suç nedir? Toplum tarafından dışlanmış yahut kendisini toplumdan tamamen uzaklaştırmış bir insan, hem öyle bir insan ki, bir çatı katında dolap kadar bir odada hayatını devam ettirmeye çalışır fakat yoksulluktan dolayı okulunu terk etmek zorunda kalır, evinin kirasını ödeyemediği için ev sahibi ile karşılaşmaktan korkar, günlerce aç bir şekilde hayatta kalmaya çalışır ve tefeciye verdiği rehineler ile hayata tutunmaya çalışır. Yine okulunu devam ettirebilmek ve daha yi bir hayat yaşaması için kardeşinin aslında sevmediği bir insanla evlenmek uğruna kendisini feda etmekte olduğunu bilir. Böyle bir insan bir suç işleyip de hayatını devam ettirmeye çalışırsa bu tamamen kişisel çıkarlar için yahut hastalıklı bir zihinle mi işlenmiştir ve bu suçun tek müsebbibi o insan mıdır, yoksa o insanı o hale getirerek yalnızlığını ve yoksulluğunu perçinleyen bir toplumun da bu suçta bir payı var mıdır? Tabi ki Raskolnikov’un tefeci kadını öldürüp de paralarını almak istemesinin tek sebebi bu değildir. Raskolnikov sıradan insan olmak istememekte artık üstün insanlar kategorisine çıkmak için bir faaliyette bulunmak için can atmakta ve kendi teorisini gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. Dostoyevski işlenin suçu böylece pek çok sebebe bağlamaktadır.

Dostoyevski eserlerinin çoğunluğunda hatta neredeyse hepsinde ezilmiş, aşağılanmış, yoksul bırakılmış, acı çeken, hastalıklı insanları aktarır bize. Belki onun eserlerinde böyle karakterlerin bu denli etkili olması kendi hayatındaki yaşadığı acılardan kaynaklanmaktadır. En azından şunu biliyoruz ki onun, Raskolnikov karakteri ile önemli bir bağı vardır. Raskolnikov bir insan öldürdüğü için sekiz yıllık bir hapis cezasına çarptırılarak Sibirya’ya gönderilmiştir. Dostoyevski ise bir zamanlar yazdıkları yazıları ve şiirleri toplanıp okuyan ve felsefi tartışmalara giren ütopyacı sosyalist bir grup olan Petraşevski’ye katılır. Grup üyeleri sonraları Çar I. Nikolay’ın polislerince tutuklanır ve idam cezasına çarptırılır. İçerisinde Dostoyevski’nin de bulunduğu ilk üç kişi idam edilmek için direklere bağlandığı sırada bağışlandıkları, hapis ve sürgün cezasına çarptırıldıkları bildirilir. Böylece Dostoyevski, Sibirya’da dört yıl Omsk cezaevinde kalır ve beş yılda sürgün bir er olarak görev yapar. Bu ve buna benzer durumlar yani eserlerinde kendi hayatından izlerin olması onun pek çok romanında rastlanan bir durumdur. İşte Dostoyevski, “Suç ve Ceza”da ezilmiş ve yoksul bırakılmış insanları öylesine anlatır ki insan bir süre sonra bunalmaya başlar, çektiği acılar yüzünden kitabı bırakmak ister fakat bırakamaz. Sonya’yı, küçük kardeşlerini ve üvey anneleri olan Katerina İvanovna’ın o acınası durumlarına şahit olup da hangi insanın içi cız etmez ki? Böylece 19. Yüzyıl Petersburg’undaki insanların çektiği acılara ve kapanması zor olan o sınıfsal farklara şahit oluruz.

Dostoyevski romanda bizzat Petersburg’un kendi acılarına terkedilmiş ve yoksul bırakılmış bölgelerinin panoramasını çizer. Raskolnikov çatı katındaki dolap gibi odasından çıkıp da Petersburg’un sokaklarına adım attığında karşılaştığı manzara şudur: “Boğucu bir hava vardı sokakta, çok sıcaktı; yapı iskeleleri, tuğlalar, kireç tozları, itişip kakışan kalabalıklar; bir yazlık kiralama olanağı bulamayan her Petersburglunun çok iyi bildiği o özel, pis, yaz kokusu… Tüm bunlar, genç adamın zaten bozuk olan sinirlerini iyice germişti. Hele kentin bu bölgesinde sayıları epeyce kabarık olan meyhanelerden yayılan dayanılmaz içki kokusu, henüz iş zamanı olmasına karşın, adım başında rastlanan sarhoşlar, tablonun iğrenç ve iç karartıcı rengini tamamlıyor gibiydi.” Petersburg şehri 1703 yılında I. Petro tarafından tamamen modern olarak inşa edilmiş bir şehirdir. I. Petro Petersburg şehrini inşa ederek başkenti buraya taşımak ve böylece geçmişten gelen bir geleneği ve dinsel bir havası olan Moskova’yı devre dışı bırakmak istiyordu. Böylece Rus tarihi tertemiz bir sayfada yepyeni bir başlangıç yapmış olacaktı. Bu sayfa tamamen Avrupai bir sayfa olacaktı ki bu yüzden o, Petersburg’u İngiltere, Fransa, Hollanda ve İtalya’dan getirttiği yabancı mimar ve mühendislere tasarlatıp yaptırmıştı. Bir bataklık üzerine inşa edilen bu şehirde on yıl içinde 35.000 bina yükseldi ve yirmi yıl içinde nüfus 100.000’e yaklaştı ve Petersburg Avrupa’nın büyük metropollerinden birisi oldu. Fakat şehrin inşa edilirken kaybedilen insan sayısı dudak uçuklatacak kadar çoktu. Üç yıl içerisinde 150.000’e yakın işçi sakat kalmıştı yahut ölmüştü. Böyle bir kuruluşa sahip bir şehirdi Petersburg ve Dostoyevski bütün bu modern şehrin modernleşmeye çalışan insanları arasında yaşıyor ve bu durumun çıkmazlarına şahit oluyordu. Belki de Raskolnikov’un şehrin sokaklarındaki bu vahim tablodan ve insanlarından rahatsız olduğu gibi o da bu durumlardan hoşnut değildi. Fakat ne olursa olsun Raskolnikov yeni bir şehrin yeni bir insanıydı ve arayış içerisindeydi. Belki de bir şehrin yapısı ve özellikleri bir insanın karakterini ve kaderini çiziyordu.

Evet, Raskolnikov yeni bir şehrin yeni bir insanıydı ve sürekli eğitime tabi tutuluyordu. Dostoyevski, Raskolnikov’u bir anlamda romandaki başka karakterler ve bizzat Raskonikov’un kendisi tarafından eğitiyordu. İşlediği cinayetten sonraki yaşadığı vicdan azapları, çektiği acılar, geçirdiği nöbetler, sokaklarda bilinçsiz bir şekilde gezinmeleri ve insanlar tarafından maruz kaldığı müstehzi bakışlar. Bütün bunlar onda bir dönüşüme sebep oluyordu. Bilinci ve ruhu yenileniyor, savunduğu tezi sorgulamaya başlıyordu. Diğer taraftan Porfiri Petroviç, Sonya ve Svidrigaylov gibi karakterler tarafından da eğitime tabi tutulan Raskolnikov, sonunda suçunu itiraf edecek düzeye gelecekti. Burada Svidrigaylov’a ayrı bir parantez açmak gerekli. Çünkü Svidrigaylov’un bu eğitimdeki rolü aslında ters bir etkidir. Yani Dostoyevski, Svidrigaylov karakteri ile Raskolnikov’a tersten bir eğitim vermiştir. Svidrigaylov hayatında hiçbir zaman çalışmamış, kendi kazancını kendisi sağlamamış, her zaman başkaları üzerinden geçinerek yaşamış bir insandır. Aynı zamanda eğlence ve şehvet düşkünü bir insan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir anlamda tam bir nihilist olan bu karakter, Raskolnikov’un hayatında bir anlam bulup da tutunamadığı zaman sonunun nereye doğru evrileceğini göstermektedir. Aralarında bazı ortak noktalar bulunmakla beraber Raskolnikov, Svidrigaylov gibi ahlak yoksunu değildir. Fakat aralarındaki en önemli benzerlik ikisinin de birer kadını sevmeleridir. Raskolnikov Sonya’yı sevmekte, Svidrigaylov ise Raskolnikov’un kız kardeşi olan Dunya’yı sevmektedir. Svidrigaylov sevdiği kadın olan Dunya için hayattaki her şeyini feda etmeye hazırdır fakat karşı taraftan böyle bir sevgi görememektedir. Yaşadığı bütün çıkmazlara ve başıboşluğa böyle bir reddedilme de eklemlenince yollar intihara kadar açılmaktadır. Raskolnikov’a ise Sibirya’nın soğuk ve kurak arazilerine kadar peşini bırakmayan, her daim acılarını ve hüznünü paylaşmaya hazır olan, belki de sevginin bir fedakârlık olduğunu bize tüm çıplaklığıyla gösteren Sonya anlam vermiştir. Sonya’ nın Raskolnikov’a uzattığı el, ona beslediği derin aşk, Raskolnikov’un bir anlam dünyası kurmasına ve geleceğe umutla bakmasına vesile olmuştur. Sevgi bir insanın hayata tutunmasını sağlayacak kadar güçlü bir duygu mudur? Sonya, o tarif edilemez sevgisi ve yaptığı fedakârlıklar ile bize bu sorunun cevabını net bir şekilde vermiştir.

Görüyoruz ki bu romanda pek çok karakter mevcuttur ve aslında bu karakterlerin hepsi başlı başına bir inceleme konusudur. Oğlu için yanıp tutuşan, onun peşinden her yere gidebilen ve onun çektiği acıları tahmin ederek yahut düşünerek yavaş yavaş ölüme yürüyen bir anne, Pulheriya Aleksandrovna; kardeşi için sevmediği bir adamın evlilik teklifini kabul edecek kadar fedakâr, tüm erkeklerin bakışlarına maruz kalacak kadar güzel fakat güzel olduğu kadar iffetli, insanlara karşı son derece saygılı, ahlaklı ve tam bir dürüstlük abidesi olan Avdotya Romanovna; arkadaşını hiçbir zaman yalnız bırakmayan samimi bir insan, dostu tarafından aşağılansa dahi onun çektiği acıların farkında olup her daim yardım etmeye çalışan bir hayırsever, bir yol arkadaşı Dimitriy Prokofiç Razumihin; şüpheci, şüpheci olduğu kadar zeki, insan psikolojisini iyi bir şekilde bilen ve sorgularında bunu ustalıkla kullanabilen bir sorgu yargıcı, Porfiri Petroviç; hayatın kendisine bağışladığı tüm nimetleri zamanla kaybeden, zengin bir kadınken yoksulluğun içine düşen, sarhoş bir kocaya ve dört çocuğa sahip hayatta kalmaya çalışan ve aynı zamanda geçmişinin böyle olmadığını kanıtlamak için çabalayan acılar içinde bir kadın, Katerina İvanovna ve daha birçok karakter… Kitabın kapağını bir kez açıp da okumaya başladığınızda yeni bir dünyayla karşılaşıyorsunuz ve bütün bu karakterler sizi bu dünyanın içerisine adım adım çekiyor. Belki yalnızca bir kitap okuyorsunuz ama siz farkına varmasanızda dönüşüyorsunuz. “Suç ve Ceza” üzerine pek çok analiz yapabilir, içerisinden pek çok konuyu farklı başlıklar altında ele alarak inceleyebilirsiniz ama şu bir gerçek ki, onu bir defa okuduğunuzda siz artık eski siz değilsinizdir.

“Suç ve Ceza” bizi iyinin ve kötünün ötesine taşımaktadır. Bir insan tam anlamıyla, bütün varlığı ve eylemleriyle kötü birisi olabilir mi yahut tam tersi iyi birisi olabilir mi? Dostoyevski bu romanda bunun böyle olamayacağını bize gösteriyor. Hayat ne kadar kompleks ve karmaşık bir ağ ise insan da bir o kadar kompleks ve karmaşık bir varlıktır. Çeşitli duyguları, ihtirasları, içgüdüsel sezgileri, erdemleri, gururu, ön yargıları, aydınlık ve karanlık tarafları vardır. Kısacası insan, iyi ve kötü bütün yönleri ile beraber var olan bir varlıktır. Biz bunu iki karakter üzerinde görebilmekteyiz. Raskolnikov bir insan öldürebilmiştir, her ne kadar kendisine göre haklı gerekçeleri bulunsa da bir katildir, hem işlediği cinayet masum olan başka bir insanı da öldürmesine sebebiyet vermiştir. Fakat aynı Raskolnikov geçmişte veremli bir arkadaşına aylarca yardımda bulunmuş, yine bir yangın sırasında iki çocuğun hayatını kurtarmıştır. Yine aynı Raskolnikov, kocası bir arabanın tekerlekleri altında kalarak ölen yoksul bir kadına cebinde bulunan bütün parasını vermiştir ki kendisi o sıralarda sokaklarda aç bir şekilde dolaşmakta ve cebindeki bu paralardan başka maddiyatı da bulunmamaktadır. Evet, katildir fakat işlediği cinayetten sonra çektiği vicdan azabı ve acılar yüzünden günlerce bilinçsiz ve hasta bir şekilde yaşamını sürdürmeye çalışmıştır. Belki de bütün bunlar onu ahlaklı bir katil yapmaktadır. Bizi iyinin ve kötünün ötesine taşıyan bir diğer karakter ise Sonya Semyonovna’dır. Sonya, babası bir sarhoş olduğu ve çalışmadığından dolayı üvey annesine ve küçük kardeşlerine bakabilmek için bedenini satmaktadır. Onun bu yola düşmesinin tek sebebi budur, ailesi için kendisini feda etmiştir. Kardeşlerinin geleceğinin kendisi gibi olmaması, barınabilecekleri bir yuvaya sahip olmaları ve boğazlarından birkaç lokma geçsin diye bu duruma katlanmaktadır. Romanda bu durum yazar tarafından dillendirilmese Sonya ’nın böyle bir ahlaksızlığa istemeyerek de olsa razı olduğunu asla anlayamayız. Sonya son derece utangaç, dürüst, inançlı ve dindar bir genç kızdır. Evinde bir İncil bulunmakta ve Raskolnikov’un inançsızlığına karşı her zaman inancı savunmaktadır. Hatta Sibirya’da Raskolnikov’un isteği üzerine kendi incilini ona vermiştir. Dostoyevski bu iki karakter üzerinden bize insanın ne kadar karmaşık bir yapısı olduğunu ve hiçbir zaman belirli bir kalıbın içerisine hapsedilemeyeceğini ve ne kadar dinamik bir varlık olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Bütün bunlardan sonra bir çıkarım daha yapabiliriz. “Yarayla alay eder yaralanmamış olan” diyordu Shakespeare. Bir anlamda bu, bir yaralıyı ancak başka bir yaralının, acı çeken bir insanı ancak başka acı çeken bir insanın anlayabileceği anlamına gelmektedir. Raskolnikov, Sonya’ya işlediği cinayeti itiraf ettikten sonra Sonya onu aşağılamadı, polise giderek şikâyette bulunmadı, hakaretler savurmadı, ona sırtını dönmedi yalnızca Raskolnikov’un boynuna sarıldı ve ağladı. Çünkü onun çektiği acıları biliyordu. Çünkü onun çektiği acıları kendisi de bizzat yaşamıştı. Aralarında sadece büyük bir aşk yoktu, büyük bir acı ortaklığı vardı. Belki de ahlaklı bir katili ancak dindar bir fahişe anlayabilirdi.

Bunca acı yüklü ve son derece kasvetli bu romanda ışık son sahnede görünmektedir. Raskolnikov çalıştırılmaya götürüldüğü nehrin kıyısına oturur ve uzakları seyre dalar. Özgürlüğü düşünür. Sonya gelir ve onun elinden tutar, onu ışığa doğru adım adım yaklaştırır. Her şeyin ötesinde saf sevgi kalır orada. Sevgi acıları dindirir, hayatı yeniden başlatır, umutları tekrar yeşertir, bir insana anlam bahşeder. Kitabı bitirdiğimizde belki de zihnimizde en çok yer edinen sahne burasıdır çünkü bu sahne bize her zaman bir umudun olduğunu hatırlatır. Geçmişteki günahlarından arınmak için, hayata yeniden doğmuş gibi tekrar dört elle sarılabilmek için, çektiğin tüm acıların üzerini mutlu anlarla örtebilmek için ve sevmek için, katıksız, pürüzsüz ve saf bir sevgi için her zaman umut vardır.

M. Abdullah Önder

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here