Yaşamımızı değerli kılan nedir? Ne yaparız ki insanların bize muhabbetle bakmasını isteriz? Çevremizde saygıya ve hürmete layık gördüğümüz insanları nasıl seçeriz yahut kimlere saygı ve hürmet gösteririz? Aslında ilk sorunun cevabı diğer sorulara da cevap aralamakta yine diğer soruların cevabı da ilk sorunun yanıtı olmakta, bu soruların hepsi insanı insan yapan temel unsuru aramaktadır bir anlamda.

Dünya değişiyor ve dönüşüyor. İnsan, düşünmüyor ve bu değişimleri sorgulamadan kabul ediyor sanki dünya geçmişten bu zamana hep bu hali üzere var olmuşçasına. İnsan sorgulama ve eleştirme gücünü bir kez kaybetmeye görsün, yuları hemen birileri tarafından boynuna geçiriliyor, sınırları çiziliyor, yaşama alanı ve söylem hacmi belirleniyor, yapabileceği tercihler sıralanıyor ve bunların dışına çıkmaması isteniyor. Kendisine sunulan bu hayatın basitliğini, tektipleştiriciliğini, monotonluğunu anlamaması için ve olur da zihninde ve kalbinde bir kıvılcım çakar da insan olmanın özünü keşfetmeye başlar diye eline çeşitli oyuncaklar serpiştiriliyor. 5.5 inçlik ekranlara dünyayı sığdırıyor ama insanı hapsediyorlar. Sürekli, durmadan ve daima tüketsin istiyorlar. Kendini tükettikleri ile var etsin, tükettikleri ile avunsun, köşesine çekilsin ve alışkanlıklarının küflü kabukları içerisinde kendisini mutlu hissetsin istiyorlar. Bizde onların istediği gibi yaşıyor, tüketerek var olmaya, tüketerek kendimizi değerli hissetmeye çabalıyoruz. Peki, tüketirken tükendiğimizin ne zaman farkına varacağız? Satın aldığımız hangi eşya, hangi nesne onu satın alırken ödediğimiz ücreti kazanmaya çalışırken verdiğimiz emeğin karşılığı olabilir? İnsan bu maddiyatı elde etmek için ömrünü törpülüyor, senelerce emek harcıyor, birçok çile ve ıstıraba katlanıyor. Peki niçin? Sırf bir şeylere sahip olabilmek, eşyalar üzerinde hegemonyasını kurmak ve ihtiraslarını yüceltmek için. Kişisel hayatlarımıza dönüp de şöyle dışarıdan, örneğin hayatını sokaklarda dilencilik yaparak, kâğıt toplayarak, mendil satarak kazanmaya çalışan insanların gözünden bakmaya çalışalım. Sahip olduğumuz eşyaların hangileri temel ihtiyaçlarımızı karşılıyor, hangileriyse nefsimizi okşuyor? İnsan artık düşünceleri ve eylemleri ile toplumda değerli bir konum elde edemiyor hatta var olamıyor. Düşüncenin, duygunun ve eylemin olmadığı yerde bedenler ve maddi çıkarlar hüküm sürüyor.

Rüzgârın önünde savrulan yapraklar gibiyiz. Kendi irademizle kendi yönümüzü tayin edemiyoruz. Sadece tercih yapabiliyor ancak tercihlerimizi kendimiz oluşturamıyoruz. İstiyoruz ki birileri soruları hazırlasın, şıkları belirlesin hatta doğru cevabın ne olduğunu da kulağımıza sessizce fısıldasın ve biz yalnızca işaretleyelim. Evet, bir rüzgârın önüne kapıldık ve yol alıyoruz ancak nereye doğru yol aldığımızı bilmiyoruz? Bugün bizden saatlerimizi ekranlara bakarak geçirmemiz, lüks mağazalarda alışveriş yaparak mutlu olmamız, süslü kafelerde bol köpüklü kahvelerimizi yudumlayarak eğlenmemiz isteniyor. Her taraftan reklam bombardımanları yapılıyor, tüket deniyor, tüket ve mutlu ol. Mutlu olmak en çok senin hakkın ve bunu ancak tüketerek yapabilirsin. Bizde tüketiyoruz ve tükeniyoruz.

Tükeniyorsun ey insan! Çağ sana oyun oynuyor ve sen bu oyunun başkahramanısın. Sahip olurken var olduğunu sanıyorsun ancak aldanıyorsun, yok oluyorsun, azar azar. Her gün bir parçan kopuyor, sessiz ve sakin. Ruhuna batırılan iğneleri hissetmiyorsun ama o kanıyor, ılık ılık. Kalbini sökmüşler yerinden ve saplıyorlar zehirli oklarını, oyuk oyuk. Şimdi kendine bir ayna bul ve gözlerinin içine bak. Gerçekten orada mısın? Ve kulak ver Erich Fromm’dan sana gelen şu sese: “Modern insanın her şeyi vardır; araba, ev iş, çocuklar, bir evlilik, sorunlar, sıkıntılar, hoşnutluklar… Ama kendisi hiçbir şeydir…”

M. Abdullah ÖNDER

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here