İnsan, uçlar arasında savrulan bir varlık mıdır? Engin denizlerin sessiz ve sakin sularının dinginlik ve esenliğinde rahat ve mutlu bir ömür süremez mi? Günümüzün dünyası buna müsait değil gibi görünüyor ve bunu yerine getirmeye çalışan insanları da kendi yarattığı uçlara çekmeye çalışıyor. Yüz elli yıldır yaşanan modernleşme çabasında belki de Batı’nın en çok sorunlarını taklit ettik, bizim olmayan sorunları kendimize mâl ettik. Batı’nın şu anda kendi içerisinde tartıştığı, çözümü için uğraştığı sorunlar bizim gündemimize dahi gelmezken doğruluğu kuşku götürmez gerçekler olarak karşımızda durmaktadır. Belki de taklidin böyle zamansal bir yanılgısı vardır. Taklit edilen daima bir adım öndedir, taklit eden ise takibi her zaman geriden sürdürmeye mecburdur. Bu yüzden Batılılaşmaya çalışan tüm toplumlarda olduğu gibi bizde de Batı’da çözülmeye çalışılan sorunlar gündemimizde evvela kesin doğrular olarak kalacak ve çözülmesi için atılan adımlar da her zaman geç gelecektir.


Son yüz elli yıldır geçirdiğimiz değişime dışarıdan boş bir zihin ile baktığımız zaman aslında bize ait pek bir şeyin kalmadığının da hemen farkına varabiliriz. Yaşadığımız kentlerin yeniden üretiminden insanların düşün dünyasına kadar aklımıza gelebilecek her konuda birer Batılı gibi hareket ettiğimizi iddia etsek aşırıya kaçmış sayılmayız. Üretim tarzı, kentleşme, sosyal yaşantı, kurumlar, teknik faaliyetler ve buna benzer pek çok unsurda bizi farklı kılan ve Batılılaşmadığımız ya da Batılılaşırken sorgulayıp da kendimize ait değerleri harmanladığımız herhangi bir oluşum görmek çok zor, hatta imkânsız. Değişim yaşanırken bütün bu maddi unsurların yanında onların da etkisi ve katkısı ile aslına döndürülmesi en zor olan ise zihinlerde yaşanan değişim ve dönüşümdür. Pek çoğumuz artık bir Batılı gibi düşünüyor ve olaylara bir Batılının bakış açısı ile yaklaşıyoruz. En basitinden günümüz insanı, kendi tarihi eserlerine tamamen bir yabancı gözü ile bakmaktadır. Bugün Avrupa’dan gelen ve Süleymaniye Cami’ne turistik bir gezi yapan insan ile ülkemizin herhangi bir köşesinden gelerek Süleymaniye Cami’ni ziyaret eden bir insanın arasında inanç farkından başka fark bulamayız. Her ikisi de oradaki sanata ve estetiğe hayran kalır, gözleri kamaşır. Bir Avrupalının bu bakışı gayet normaldir fakat bir Müslüman için kendi tarihi eserine bu denli yabancı olmak ve orada yaşayan kültür ve geleneğin artık var olmadığının farkında olmamak büyük bir eksikliktir.


İşte gerçekleşen bu zihinsel dönüşümlerden birisi de kesinlik arayışıdır. Kesinlik ve açıklık arayışı insanı uçların karanlığına taşımaktadır. Batı’da Descartes ile başlayan bu kesinlik ve açıklık anlayışı dünyanın Batılılaşmış her noktasında (öyle bir noktanın olmadığı yer de yok gibi) geçerliliğini korumaktadır. “Düşünüyorum, öyleyse varım” (Cogito ergo sum) diyordu Descartes ve insanı tamamen zihni bir faaliyete indirgiyordu. Zihnin (rasyonel aklında diyebiliriz) faaliyeti ile kesin doğrulara ulaşılabileceğini ve her şeyin açıklanıp çözümlenebileceğini, bu faaliyet ile çözümlenemeyenlerin ise gerçekliğinin reddedilmesi gerektiğini, bir şeyin ya var olduğunu ya da var olmadığını, ya yanlış ya da doğru olduğunu ve bunların dışında bir tercih hakkımızın bulunmadığını dile getiriyordu. Aslında bu kesinlik anlayışının kaynağını Aristoteles’e kadar götürmek mümkündür. Aristoteles “bir şey ya A’dır ya da A değildir” derken üçüncü bir halin imkânsızlığını dile getiriyordu. Fakat hayat her zaman üçüncü bir halin de olabilirliğini göstermektedir. Bunu Batı için anlamak ve kabul etmek zor değil çünkü kendisi geçmişten bu zamana kadar uçlarda yaşayarak gelmiş ve tarihi ile tecrübe etmiştir. Ortaçağda dini dogmatizm, kilise baskısı yani skolastik düşünceyi yaşamış, modern dönemde ise bilimi ve insanı tanrılaştırmış, akıl ve sezgi arasındaki uçlarda gezinip dengeyi kuramamıştır. Bizim kendi tarihimizdeki olumsallık ise geçmişten bu zamana kadar gerçekleştirmeye çalıştığımız Batılılaşma hareketleri ile yerini kesinlik arayışına bırakmıştır. Bugün bizlerde uçlarda dolaşıyor, her alanda kesinlik ve doğruluk arıyor, onu bulduğumuzu zannettiğimizde ise hakikatin kendi tekelimizde olduğunu iddia ederek farklılıkları elimizin tersi ile itiyoruz.


Bizler için asıl acı olan ise kendimize bu denli yabancılaştığımızı, geçmişimizde yaşanan farklılıkları çoğaltma ve onlara karşı takınılan olumlu tavrı, müphemliğin yadırganmak bir kenara aslında hayatın bir parçası olduğu ve her daim arandığını bir Batılı tarafından yazılan eserden öğrenmemiz. Evet, Thomas Bauer’in “Müphemlik Kültürü ve İslam” adlı eseri bunu bize utandırarak kanıtlıyor. Bu ve buna benzer eserler, Batı’da içinde bulundukları durumdan rahatsız olan ve insanca yaşamaya uygun bir ortam arayışında olan pek çok entelektüel tarafından yazılmaktadır.


Hamasetin olduğu yerde düşünceye yer yoktur. Ne zaman ki geçmişten güç devşirmeyi bırakır, basit kahramanlıklardan kendimizi kurtarır, farklılıkları bir rahmet olarak bilerek değer verir, çeşitli ideolojilerin boyunduruğundan kurtulur isek belki kendimizi daha iyi tanır, tarihimizle hesaplaşır, yeni ve bize ait bir gelecek inşa edebiliriz.

M. Abdullah ÖNDER

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here